ORTAK
DİL STRATEJİSİ
Prof. Dr. YAVUZ AKPI NAR
(Kardeş Kalemler,
Nu.1, Ocak 2007)
Her
şeyden önce belirtmek gerekir ki biz "ortak dil" terimini İsmail
Gaspıralı'nın kullandığı bütün Türk dünyası
için "umumî edebî dil", "ortak yazı dili" anlamında
kullanıyoruz. Elbette aradan çok zaman geçti ve artık birçok Türk
devleti ortaya çıktı. Şimdi onların da birer resmî dili,
edebî dili var. Yanlış anlaşılmayı önlemek için
belirtmeliyiz ki biz bu resmî yazı dillerine karşı değiliz.
Sadece Türk dünyasında ortak bazı faaliyetlerde kullanılmasını
düşündüğümüz bir ortak edebî dilden söz ediyoruz. Bu dilin nasıl
bir dil olması gerektiği, burada, bu bağlamda, bizim konumuz değildir.
Sözü edilen ortak faaliyetlerin neler olması gerektiği ise
makalemizin ilerisinde açıklanacaktır.
Türk dünyası 199O'lı yıllardan
itibaren birbiriyle yakın ilişkiler kurmaya başlayınca,
Türk diliyle (Türkiye Türkçesi'ni kastetmiyoruz; genel, Türk dilinden söz ediyoruz) konuşarak anlaşmada
problemlerin olduğu görüldü. İnsanlar birbirleriyle
rahatça anlaşamıyordu. Anlaşmak için
zamana ve birbirlerini daha yakından tanımaya ihtiyaç vardı. Bu
durumun sebepleri üzerinde birçok
şeyler söylenip yazıldı.
Özellikle de Türk tarih ve medeniyetinin
gelişimini doğru dürüst bilmeyen kimselerce
-genellikle de kısa zamanda her konunun uzmanı olmayı
becerdiğini sanan gazeteciler tarafından- "Soyumuz
bir, dilimiz bir, öyleyse niçin anlaşamıyoruz!" diyenler oldu.
Bazıları için çok şaşırtıcı
olsa da bugün geldiğimiz noktada soy ve dil, bizi (Türk dünyasını)
birleştiren, yaklaştıran unsurlar değil,
asıl ayıran, uzaklaştıran unsurlardır! Eski tabirle mensup olduğumuz
kabilelerimiz, boylarımız bizi dil itibarıyla da ayırmaktadır.
Özbek, Kazak, Türkiye Türkü vs. varsa, "Türklük"
de parçalanmış demektir. Türk boylan feodal yapı içinde az-çok
birbirlerinden ayrılmaya başladılar. XIX. yüzyıl ortalarından
sonra ve XX. Yüzyıl başlarında burjuvazi ortaya çıkar ve kapitalist topluma geçilirken
hangi sebeplerle olursa olsun uluslaşma
(bir millet olma) İsmail Gaspıralı'nın çok arzu
ve hayal ettiği gibi tek elden (ortak dil ve ortak
eğitimle) gerçekleşmedi. Aslında 1920'li yılların
sonlarına gelinceye kadar "bir millet" olma yolunda epeyce mesafe alınmış, ortak dil aydınlar
arasında yaygınlaşmaya başlamıştı; ama,
Çarlık döneminde başlayan "parçala, böl, hükmet"
siyaseti Sovyetler döneminde çok daha hız
ve derinlik kazanarak devam ettiği için bu ideal gerçekleşmedi. Rus okullarından mezun gençlerin,
Rus terbiyesi ve siyasetinin etkisiyle milliyeti,
kavmiyet olarak algılamaları, üstelik XX.
yüzyıl başında Rusya'da geniş ve etkin bir sınıf
hâline gelen Sosyalist Türk aydınlarının da tam
tersi bir yaklaşımla, milliyeti değil, sınıf farklılıklarını
ön plana çıkarmaları işi epeyce karıştırdı,
Sovyet hükümetinin de büyük çabalarıyla "Türklük-Müslümanlık"
parçalandı; önce sun'î devletçikler,
ardından da "yeni milliyetler" yaratıldı (Biz burada
tabiî bir şekilde gelişen ve milliyetçi
Türk aydınlarının kurulmalarına ön ayak
oldukları millî devlet veya hükümetleri kastetmiyoruz).
Bu işte o kadar başarılı olundu ki; biz
bugün kendilerine verilen, yakıştırılan bu sun'î
kimliği, gerçek ulusal kimlik sanan insanlarımızla,
soydaşlarımızla, bu konuyu tartışamıyoruz
bile. Gündeme getirip konuşmak istediğimizde de bize kırılıyor
ve uzaklaşıyorlar.
Kim ne düşünürse düşünsün, kim
nasıl anlarsa anlasın Türk halkları arasında ulusal kimlik meselesi
.hâlâ tartışma konusudur. Çünkü Türkiye hariç, "hiçbir
Türk halkında bu mesele serbestçe tartışılarak
kabul edilmiş değildir. Çoğu zaman tarihî, sosyolojik,
sosyo-psikolojik açıdan doğru olandan değil;
bir tercihten söz ediliyor. Biz Türkiye Türkleri
"Türk" soy adını kendi ırkımızdan olan bütün
soydaşlarımız (Türk halkları) için bir üst kimlik olarak benimsemiş
bulunuyoruz. Dar anlamda da kendimizi -eski Sovyet
halklarının sandığı gibi "Türk" değil-
Türkiye Türkü
olarak adlandırırız. Bu bizim ulusal kimliğimizdir.
Aynı şekilde dilimizi de "Türkçe" veya "Türk
dili" olarak adlandırdığımızda da kastettiğimiz
sadece "Türkiye Türkçesi, Anadolu Türkçesi"dir;
tıpkı soyumuz gibi dilimizin genel ismi için de "Türk"ten
yararlanırız. İlk bakışta genel olarak
konuşma dilinde kendimizi basit ve yalın bir şekilde
"Türk", dilimizi de "Türk dili" adlandırmamız,
bizim dışımızdaki Türk halklarına mensup sıradan insanlarının
kafasını iyice karıştırmaktadır. Çünkü
iyi bildikleri Rusçada da ancak Türkiye Türklerine "Türk"
denilmektedir. Bu yüzden, bizim sıradan insanlarımız,
onlara "Sız Türk değil misiniz?" dediğinde "Hayır
değilim. Kazağım veya Azerbaycanlıyım!" cevabını
alır ve bu cevap da ortalığı iyice karıştırır.
İki taraf
da aslında günlük hayatta kullandıkları terimlerin
bilimsel içeriğinden haberdar değildir. Böylece daha tanışma
faslında, işin başında birbirimizi yanlış anlıyoruz.
Bence bu konuda tartışmaya lüzum
yok; bir insan
hangi Türk halkından olursa olsun; onu kendi
adlandırması neyse o sıfatla kabul etmeliyiz.
Bu o şahsın da bizim de "Türk" olduğumuz gerçeğini
değiştirmez. Birbirimizi iyice
anlamak için zamana ihtiyacımız
var. Bir de unutmamız gereken bir
gerçek var; kim, kendini ne sanıyorsa,
ne kabul ediyorsa; odur. Soy-anadili, bu
konuda tek ölçü değildir. Sonuçta kendimizi.nereye
ait hissettiğimiz önemlidir. Böyle basit, sıradan
tartışmalar, çeşitli alanlarda iş birliği yapmamızı
büyük ölçüde engelliyor.
Asrımızda "millet",
"milliyet" kavramları çağın şartlan gereği
yeniden belirleniyor. Acele etmeyelim, "işte birlik yapacak mıyız,
yapmayacak mıyız?"; bunu tartışalım,
asıl önemli olan budur.
Bütün Türk halklarının
ekonomide/siyasette birlikte hareket etmesinin yararları sayılamayacak
kadar çoktur ve hepsinin de böyle bir iş birliğine ihtiyacı vardır.
İşin iyi tarafı kimse de bundan kuşku duymuyor ve bu konuyu tartışmıyor.
O hâlde "işte birliğin" sınırlarını
genişletip, derinleştirelim, "dilde ve fikirde birlik" sonra kendiliğinden gelir.
Ulusal kimlik ve dil meselesine böylece genel
olarak temas ettikten sonra asıl konumuza dönebiliriz. Kökü İsmail
Gaspıralı'nın ideallerine kadar gidip dayanan Türk dünyasında
"ortak dil" ("ortak edebî dil", "ortak yazı
dili", "ortak iletişim dili") neden stratejik ve ekonomik
bir meseledir, iddiasına dönelim.
Ben burada "ortak dil nedir, nasıl
bir dil veya hangi dil olmalıdır" konusundaki tartışmaları
bir yana bırakarak, "ortak dil" idealinin, şimdiye kadar üzerinde
hiç durulmayan stratejik ve ekonomik bir zorunluluk olduğu konusuna dönmek
istiyorum.
Bağımsız Türk Cumhuriyetleri
ortaya çıktıktan sonra dış dünyaya yani eski "Doğu
Bloku" ülkelerinin dışındaki dünyaya açılma
mecburiyeti kendini gösterdi. Bu işte Rusça eskisi kadar işe yaramıyordu.
Başka dillere ve Özellikle de İngilizceye şiddetle ihtiyaç
duyuldu. 199O'lı yılların başından bugüne Türk
Cumhuriyetlerinde Rusçanın yerini yavaş yavaş İngilizce
almaya başladı. Çünkü günümüzde "küreselleşme"
denilen olgu, İngilizce öğrenme mecburiyetini de dayatıyor
(Fransızca, Almanca gibi diğer büyük Batı dilerini bilinen
sebeplerle bir tarafa bırakıyoruz). Buna karşı koymak imkânsızdır.
Nitekim 199O'lı yıllardan bugüne
gelinceye kadar Türk halkları arasında İngilizcenin hızla
yayıldığını hiç kimse inkâr edemez. Gerçek bu ise
cevaplanması gereken birçok soru var: "İngilizcenin etkisi
nereye kadar devam edecek; bu sadece bir iletişim dili problemi midir; bu
etki başka sahalara taşmayacak mı; İngilizcenin zamanla
anadilimizin, millî dilimizin yerine geçme tehlikesi var mı?"
vesaire, özellikle de üzerinde dikkatle durulması gereken bir husus var:
İngilizce ile gelen bu kültür, bizim millî kültürümüz için nasıl
bir tehlike teşkil ediyor?
Benzer sebeplerle Çarlık ve Sovyet Rusya
zamanında insanlarımız bilim, kültür ve devlet dili olarak Rusçaya
bağımlı bir hale gelmişti. Şimdi de İngilizceye
bağımlı olma tehlikesi ortaya çıkmıştır. Aynı
şekilde ve aynı sebeplerle İngilizce, çok daha önceden Türkiye
Türkçesi'ni de tehdit etmeye başlamıştır.
Günümüzde İngilizce sadece İngiliz
veya Amerikalıların dili olarak değil, daha geniş ve genel
anlamda "Batı kültürü"nü temsil eden bir dil olarak kapımızın
önüne dayanmıştır. Bir başka deyişle ana dilimize
millî kültürümüze rakip olarak bütün gücüyle karşımıza
çıkmıştır. Bu durumda hem İngilizce ile hem de Batı
kültürü ile başa çıkmak zorundayız. Bunu başaramazsak
sadece bilim ve kültür dili olarak İngilizceye boyun eğmekle
kalmaz, zamanla ulusal kültürümüzü de kaybedebiliriz. Dil ve kültürünü
kaybeden bir milletten geriye ne kalır? Aslında bu sadece Türk
halklarının değil; dünyanın birçok halkının
problemidir de.
Yakın geçmişte, benzer sebeplerle
Rusçanın çeşitli Türk halklarının üzerlerinde yaptığı
etki, günümüzdeki İngilizce ile mukayesede küçük kalır. Şimdi
"Batı kültürü"nün etkisi, en yoğun olarak Türkiye'de
kendini hissettirmektedir. İleride bu etki, bütün Türk dünyasında
gittikçe yoğunlaşacaktır. Günümüzde uydudan yapılan
televizyon yayınları, internetteki hızlı ve geniş bilgi
akışı, stratejik ve ekonomik üstünlükle birlikte "Batı
kültürü"nün etkisini çok daha fazla artırıp bütün dünyayı
tehdit eder hâle gelmiştir.
''Batı kültürü"ne belli sebeplerle ve çeşitli
yönlerden gerçekten ihtiyaç duyduğumuz da göz
önünde tutulursa bu etkiyi zararsız atlatmanın, azaltıp kontrol
altına almanın ne kadar zor olduğu da kendiliğinden anlaşılır.
Batı kültüründen ihtiyaç duyduğunuz konularda yararlanmamız,
onunla hesaplaşmamız bir mecburiyettir; tartışılmayacak
bir husustur. Sadece bunun nasıl yapılması gerektiği hakkında
değişik görüşler ileri sürülmektedir. Bunları da konumuz
gereği bir tarafa bırakarak sadece stratejik ve ekonomik açıdan
dil ve kültür meseleleri üzerinde durmak istiyoruz.
Türk halkları, bugünkü konumları,
ekonomik ve kültürel potansiyelleriyle tek tek Batı emperyalizminin dil
ve kültür etkisine karşı koyamazlar; her şeyden önce bu
ekonomik olarak mümkün değildir.
Meselâ, bugün nüfusu 5 veya 10 milyon olan
bir halk -ne kadar zengin olursa olsun- çağın ihtiyacı olan
bilimsel terminolojiyi, ihtiyacı karşılayacak güçte bir basın
ve yayın endüstrisini, etkili televizyon yayınlarını,
uluslararası öneme sahip internet sistemini, sinema sanayini vs. tek başına
kuramaz; kursa da bunların masrafıyla başa çıkamaz. Kendi
dili ve kültürü açısından uydudan televizyon yayınları
yapmak, internette geniş ve hızlı bilgi akışını
sağlamak, gelişmiş bir basına, dünya çapında bir
haber ajansına sahip olmak, bilim ye kültür alanında ihtiyaç duyulan
eserleri yeterli sayıda basıp dağıtmak, hemen hemen imkânsız
gibidir. Elbette istenirse bunların bir kısmı, nerede ise sınırsız
denilecek derecede devlet desteğiyle kısmen ve geçici olarak bir
dereceye kadar yapılabilir. Yine de karşımızda duran Batı
emperyalist dünyası, çok daha büyük, güçlü ve cazip imkânlara,
niteliklere sahiptir.
Biraz müşahhas örnek verelim; Sovyet döneminde
Azerbaycan'da güzel bir Dede Korkut filmi yapıldı. Soralım bakalım
bu tüm, kendisine yapılan masrafı karşıladı mı?
Sovyetler döneminde, bütün Türk
cumhuriyetlerinde, bu cumhuriyetlerin ana dillerinde ideolojik veya değil,
genel ansiklopediler yayımlandı. Acaba bu ansiklopedilere yapılan
masraf karşısında elde edilen maddî kazanç var mıdır?
Devlet böyle bir ansiklopediyi günümüzde niçin yeniden yayımlayamıyor?
Yayımlasa da, masrafını karşılamakta zorluk çekecektir.
Hâlbuki her 5-10 yılda bir, ansiklopediyi yeniden yayımlama
mecburiyeti vardır. Bununla nasıl başa çıkılacaktır?
Aynı sorulan bir millet için çok
gerekli olan millî sinema, tiyatro, opera, bale gibi kültürel faaliyetler için
de sorabiliriz. Bugün Türkiye'de devlet elini çekerse opera ve bale
faaliyetleri anında çöker. Bunu herkes biliyor; ama, devlet bu yükü
daha ne kadar taşıyabilir.
Basın hayatında da durum aynıdır.
5-10 milyonluk bir halk, kendi kendine yetebilen güçlü bir basın ve yayın
hayatına, etkili haber ajanslarına, internet ağına sahip
olamaz. Bunların getireceği maddî yükün altından kalkamaz.
Aynı şekilde böyle küçük nüfusa
sahip bir halk, kültürel ve bilimsel alanda ihtiyacı karşılayacak
kitapları gereği gibi basıp dağıtamaz. Bağımsızlıklarına
kavuştuklarından bu yana hangi Türk cumhuriyetinde güçlü, kurumlaşmış,
yazarların ve okuyucuların ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte
bir yayınevi kurulabilmiştir? Türk cumhuriyetlerinde kitapçılık
bir yana, günlük gazete, fikir ve edebiyat dergileri bile devlet yardımı
olmadan yayımlanamamaktadır. Özel yayın organları ise çok
az ve ekonomik açıdan da çok güçsüzdür; bunlar yazarlarının
ücretini bile gereği gibi ödeyememektedirler. Bu yüzden vergi vermeleri
bir yana, Azerbaycan'da gazetelerin devlete olan borçları affedilmiştir!
Bu durumda yazarlar elde edecekleri çok küçük
telif haklarıyla hayatlarını kazanamazlar. Bir yazar en iyi
ihtimalle kendi ana dilinde yazdığında 10-15 bin satacak bir
eseriyle geçinebilir mi? Örnek olarak Cengiz Aytmatov'u gösterelim ve sadece
Kırgızca yazdığını düşünelim; 5 milyonluk Kırgızistan'da
onun bir eseri ne kadar satabilir, elde edilecek gelirle Aytmatov, şimdiki
hayat standardını yakalayabilir mi?
Bu ekonomik mukayeseyi bilimsel çalışmalar
ve bilim eserleri için de yapabilirsiniz. Tanınmış tarihçimiz,
rahmetli Faruk Sümer, ömrünü Oğuzların tarihini yazmak için
harcadı; Allah için yazdı da. Bundan ekonomik olarak ne elde etti? Bütün
Türklüğü ilgilendiren böyle bir eserin ortak bir dille basıldığını
düşünün, Türk dünyasında yüz binlerce satardı ve yazan da
başka eserleri yazmaya madden ve manen imkân bulurdu.
Bu söylediklerimizden anlaşılıyor
ki, bütün Türk cumhuriyetlerinde (kısmen buna Türkiye de dahil) veya az
nüfuslu herhangi bir halkta, devlet desteği olmadan ulusal kültürü
ayakta tutmak imkânsızdır. Ayrıca hepimiz biliyoruz ki, günümüzde
bilinen sebeplerle devlet, kültürel alanlara istenilen ölçüde yatırımlar
yapamamakta, maddî imkânlar ayıramamaktadır. Kültürel açıdan
ileride durum çok daha kötü olacaktır.
Durumun daha da iyi anlaşılabilmesi
için bir başka örnek daha vereceğim:
Amerikan sinemasının şöyle böyle
başarı kazanmış, orta hâlli bir filmi, bütün Türk dünyasında
bir yılda sinemadan elde edilen toplam gelirlerden (o da elde
edilebiliyorsa?) kat kat fazla bir gelir elde etmektedir.
Çin, Hindistan gibi büyük ülkeler, üzerinde
durduğumuz kültürel ihtiyaçlar sebebiyle ancak kendi kendilerine
yetebilmektedirler. 200 milyonluk Rusça okuyup-konuşana karşılık,
Rus sineması, Rus basını, Rus yayınevleri bile ekonomik
problemler yaşıyor. O hâlde 5-10 milyonluk bir Türk halkı, hışla
gelişip değişen bu dünyada küresel emperyalizm karşısında
kendi anadilini ve ulusal kültürünü kolay kolay yaşatamayacaktır.
Bu konuda bir değişiklik olmazsa, Rusça'ya olan bağımlılıklarını
sürdürmek zorunda kalacaklardır.
Bütün Türk dünyası, diğer
alanlarla birlikte kültürel alanda da yakın işbirliği ve ortak
çalışmalar yapmalıdır. Gösterime girdiğinde bütün Türk
dünyasında, hatta İslam âleminde ilgiyle izlenecek çağın
istediği nitelikte ortak filmler çekilmeli; ortak televizyon programlan
hazırlanmalı; ortak internet siteleri düzenlenmeli, ortak bilimsel çalışmalar
yapılmalı ve ortak bilimsel terminoloji geliştirilmelidir vs.
Zaten kökleri ve ana hatları itibarıyla büyük ölçüde ortak olan
kültürel hayatımız, bu işlerin yapılmasını daha
da kolaylaştıracaktır. Tabiî bu işlerin de
"ortak" bir edebî dille yapılması, ikinci bir masraf olan
tercüme veya aktarma faaliyetine ihtiyaç bırakmayacaktır. Aynı
şekilde ihtiyaç duyulan, dünya çapında önemli bilim ve kültür
eserlerini de, sözü edilen bu "ortak dile" çevirip bütün Türk dünyasında
satışa sunmak kaçınılmaz bir mecburiyet olarak görülüyor.
Çünkü 20'yi aşmış Türk yazı dillerine, ayrı ayrı
çeviriler yapmak; emek, zaman, çeviri ücretleri ve basım masrafları
açısından da imkânsız ve aynı zamanda anlamsızdır.
Bilimsel alanda da "ortak dil"
kullanılmazsa, 20'den fazla Türk yazı dilinde ayrı ayrı
ulusal terminoloji oluşturmak asla mümkün olmayacak; şimdi olduğu
gibi yabancı dillere bağımlılık devam edecektir.
Çarlık döneminden itibaren ve özellikle
Sovyetler zamanında, birçok Türk halkı parçalandı, bölündü,
yeni Türk yazı dilleri ortaya çıktı. Osmanlı devleti Batının
emperyalist baskılarıyla küçüldü; Türkiye Cumhuriyeti'ne dönüştü.
Siyasî durumdan söz etmiyoruz..Şimdiye kadar kültürel ve bilimsel
alanda, bu bölünmüşlüğün ne yararını gördük? Yeni yazı
dilleri geliştirildi, bunlar daha da yüksek bir edebî, bilimsel seviyeye
çıktı. Bu doğrudur; inkâr edilemez, ama, aynı zamanda her
Türk halkı da kendi küçük dünyasına kapandı. Bu yüzden
Sovyetler döneminde birçok yazar, aydın, bilim adamı, bu küçük dünyanın
dışına çıkabilmek için Rusça öğrendi ve hatta bu
dille yazdı. Anadillerinde yazan, hatta çok üstün başarı gösteren
kimselerin bile hiçbir eseri, sözünü ettiğimiz bu 20 civarındaki
yazı diline çevrilemedi. Buna lüzum da görülmedi; çünkü, böyle bir
eser, sadece Rusçaya çevrilerek, herkesin bu ortak dilden okuması
beklendi. Anadillerinde yazanlar, birbirlerinin eserlerini hiç tanıyamadılar
veya kullandıkları yazı dilleri birbirine yakınsa, o zaman
gerektikçe birbirlerinin eserlerini okuyup anlayabildiler. Genel okuyucu zümresi
ise, araya sokulan ayrı ayrı Kiril harfli alfabelerin de etkisiyle bu
eserlerden habersiz kaldı. Böylece Türk halklarının kültürleri
de dilleri gibi birbirinden iyice uzaklaştı.
Böylece birçok kültürel ve bilimsel
faaliyet mecburen Rusça gerçekleştirildi. Şimdi bunun yerini İngilizce
mi almalıdır?
Günümüzde hepimizi İngilizce ve Batı
kültürü tehdit ediyor. Ortak bir dil etrafında birleşebilir ve orta
mekteplerden sonra bu dili bütün çocuklarımıza öğretebilirsek,
ortak kültürümüzü çağdaş yorumlarla hep birlikte yeniden
yorumlayarak yaşatabilirsek ayakta kalabiliriz. Aksi takdirde hep birlikte
yavaş yavaş anadili İngilizce, ulusal kültürü, her yönden
"Batılılaşmış" halklar olup çıkacağız.
O zaman şimdi mensup olmakla çok iftihar ettiğimiz ulusal kimliğimiz
ne olacak?
Türk dünyasında hangisi olursa olsun
(bu ayrı bir tartışma konusudur) ortak bir dil benimsemek,
anadilimizi, kendi lehçelerimizi unutmak, küçümsemek, terk etmek demek değildir;
her Türk halkı, kendi dilini, kendi cumhuriyetinde, kültürel etkinlik bölgelerinde
elbette ki yaşatmaya, konuşma dili ve yazı dili olarak kullanmaya
devam edecektir. Gerekçelerini yukarıda belirttiğimiz gibi, daha geniş
alanda, her türlü faaliyette "ortak bir edebî dil" kullanma,
stratejik ve ekonomik açıdan bir zaruret ve mecburiyettir.
Ortak dil problemine her şeyden önce
kavmiyetçilik duygularından sıyrılıp soğukkanlılıkla,
mantıkla yaklaşmak, özellikle bu meselenin stratejik ve ekonomik
getirilerini, kazançlarını, avantajlarını düşünmek
mecburiyetindeyiz.
Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk
Dili ve Edebiyatı Bölümü, Bornova-İzmir.
Bu makale, 18-20 Eylül 2006ta Antalya'da toplanan TÜDEV
Kurultayı Kültür Komisyonu'na sunulan bildirinin genişletilmişidir.