BİZE BİR GENÇLİK LAZIMDIR

H. NİHAL ATSIZ


"Bir milletin ikbali gençliğinin terbiyesine mevdudur." Layibniç bu sözünde çok haklıdır. Bugünün çocukları, bugünün gençleri yarının kumandanları, idarecileri, kanun yapıcılarıdır. Bugün mazbut bir ahlâk, ilmî bir şuurla yetişen genç, yarın cemiyeti için fena bir uzuv olamaz. Genci, gençliği yetiştirmek bir millet meselesidir.

Yeni Türk cemiyetinde gencin, gençliğin vazifesi nedir?... Ona verilen cephe, gösterilen yollar hangileridir?...

Cumhuriyet memleketinde her şey değişmiştir. Hadiseler daha birçok şeylerin değişmesini emretmektedir. Bu hummalı istihale devrinde Türk gencinin vazifesi nedir? Onun kuvvet ve zekâsı bu değişiklikler karşısında kayıtsız mı kalacaktır?...

Mazinin karanlık günlerini hatırlatmak istiyoruz. Çok uzağa gitmiyeceğiz, hepimiz hatırlarız:

Büyük harpten çok yorgun ve bitik bir hâlde çıkan Türkiye Mondros mütarekesiyle kanlı ve şerefli bir maziyi karanlık ve zelil bir devre bağladı, Türk'ün bükülmez kollarına kahpece zincirler vuruldu. İstanbul'un mahut ve menfur bir zümresi, başta Sultan olmak üzere bu masum ve yorgun millet için en hatıra gelmez hainlikler hazırladılar. İstanbul, Adana, Edirne ve İzmir gibi Türk'ün en can alıcı mafsalları tüyler ürpertecek birer vahşetle alındı.

Evvela Erzurum'da, sonra Sivas'ta Mustafa Kemal Paşa etrafında toplanan "Türk" savaş tarihlerinin göstermediği bir yararlılıkla vurulan zincirleri kırdı, kendi varlığını dünyaya tanıttı. Sultanı ve adamlarını koğarak memlekette cumhuriyet ilan etti. Çok az bir zamanda içtimaî ve siyasi yenilikler yaparak mazinin köhne ve sakat müesseselerini yıktı. Fakat:

İnkılap tamam değildir.

İnkılabın en mühim eksikliği yeni binaya yaraşan; müşterek düşünür, müşterek amel ve aksülamellere malik bir gençlik yokluğudur.

Yeni binanın adı "Cumhuriyet"tir. Temelinde kan ve iman vardır. Biz bu binanın yıkılmayacağına inanmışız. Bizim gözümüzün önünde yapılan bu binanın bazı ustalarında beceriksizlik, kayıtsızlık, yorgunluk vardır. Genç kuvvetlerin yardımına muhtaçtırlar. Ustalar, dülgerler çalışmaktadırlar, fakat bunların mesaisinde ihtisas ve işbölümü yoktur.

Milletimizin yeni doğuşuyla muasırız. Bütün müesseselerimize bakınız bir yenilik, bir acemilik göreceksiniz. Bazıları bu beceriksizliği, bu acemiliği kötü niyetimize, bazıları şarklılığımıza atfetmektedirler. Siyasetimizde, idaremizde, iktisadımızda acemilik vardır.

Bu pek tabiidir. Ahdiatika göre Allah dünyayı yedi günde yaratmıştır. İşte biz Yeni Türkiye'nin daha ilk günündeyiz. Fakat dikkat edelim. Nuh'un tufanları, Firavun'un zulüm ve istibdadı bizim içindir. Her attığımız adım metin olmalı ve bir daha geri dönmemeliyiz. Garbın teşekkül ve tekemmül etmiş cemiyetlerine benzer hiçbir yerimiz yoktur. Garp cemiyetlerindeki ahenk ve inzibattan mahrumuz. İhtisas, iş bölümü, kıymet ve ehliyet mefhumları daha bize ulaşmamıştır. Yeni Türkiye'nin inkişaf ve neşvüneması güçtür. Garp milletlerinde olduğu gibi bizde müşterek hisler kuvvetli değildir. Buna mukabil müfrit bir "bencillik" vardır. Halkın idraki sathan genişlemiş fakat derinlik itibarıyla azalmıştır. Dünün karanlık hükümlerinden kurtulan millî duygularda şuur yoktur. Sevki tabiiye müstenittir.

Bugünün adamlarına düşen vazife, temeli kan ve iman örülü yeni binada oturacak insanları buraya layık bir şekilde yerleştirmektir. Binada oturacak insanların bu binanın en ücra köşesine varıncaya kadar hürmetkar olmaları lazımdır.

Büyük devlet adamları, şöhretli alimler gençlikle meşgul olmuşlar, onu yetiştirmeğe çalışmışlardır. Atina'da Solon, Isparta’da Likörg, Yunan sitelerine genç yetiştiriyorlardı, Fransa'da Ansiklopedistler, Almanya'da Fihte, Fransız ve Alman medeniyetlerinin sağlam temellerini gençlerle beraber örmüşlerdir.

Bize lazım olan gençlik bir fırka veya zümre gençliği değildir. Biz fırka ve şahsiyetlerin ebediyetine kani değiliz. Her şeyden üstün, her şeyden önce bir Türkiye vardır. Biz Türk gençliği istiyoruz!...

Teşkilâtı esasiye kanunumuz mükemmeldir. İdare şeklimiz en asrî esaslar üzerine kurulmuştur. Fakat biz bütün bunlara müstahak olabilmek için Ansiklopedistler devrini hiç olmazsa bugün yaşamaklığımız lâzımdır.

Dünyanın her tarafında gençlik bir şahsiyet sahibidir. Bu, nişan, rütbe değildir. Bir kül halinde gençliğin müteradifidir. Kanunlarla, emirlerle bahşolunmaz. Demokrasi en müşkül idare sistemidir. Demokrat idarelerde vatandaşlardan ruhî istikrar, ahlâkî ciddiyet istenir. Ruhî istikrar, ahlâkî ciddiyet olmıyan demokrasiler monarşilerden daha vehim neticeler tevlit edebilirler.

Türk genci inkılâbı benimsememiştir.

Mugalâtaya lüzum yoktur. Biz hâdise ve vakıalara eserleriyle kıymet ve mânâ veririz. Mersin'de mütevazı ve bin türlü mahrumiyetler içinde görünmeğe çalışan bir ışık, münevver Türk gencinin Anadolu'ya karşı lâkaydisinden bahsediyordu. Çok yazık ki bu ışık feryadlarına bir cevap gelmeden söndü.

İtiraf etmeliyiz... Vazifemizi yapamıyoruz. El çırpmakla, yaşa demekle inkılâba karşı borcumuzu ödemiş sayılamayız.

Hangi adsız Türk genci şehirden köye bir damla nur ulaştırmıştır?

Efendimiz olduğunu kanunlarımızla ilân ettiğimiz köylüye her başımız sıkıştıkça koşarız. O ananevî bir tevekkülle bize her şeyini verir? Biz ona ne veriyoruz?...

Demokratik müesseselerde muallim, avukat, doktor, sanatkâr ve gazeteci gibi münevverler millî gayelerin tahakkuku için hükümet kadar faaldirler.

Her şeyi hükümetten beklemek doğru değildir. Biz, bu memleketin sırtında münevveriz diye geçinenler fazileti, şuuru anlayabildiğimiz kadar etrafımızdakilere anlatmak ve onları tenvir etmek mecburiyetindeyiz.

Umumî harpten sonra bütün dünya cemiyetleri şumüllü ve afakî bir surette gençliği hazırlamaktadırlar. Bu hareketlerde hükümetin müzaheret alâkasına ihtiyaç yoktur denemez. Fakat birçok memleketlerde bu heyecan, bu teşekkül halkın içinden doğmuştur. Almanya'da 1923 senesinde bir yüzbaşı etrafında toplanan yedi genç 1931 senesi nihayetinde 600.000 faal sivil asker,on iki milyon taraftar kazanmıştır. Finlandiya da, Polonya da ve bilhassa Çekoslovakya da böyledir. İtalya'da ise devlet bizzat eski Yunan sitelerinde olduğu gibi gençliği kendi sevk ve idaresine almıştır.

Biz her işe şarklılara ait bir heyecanla başlarız. Halk evleri güzel ve heyecanlı bir harekettir. Temenni ederiz ki bu güzel ve heyecanlı hareket şuurlu neticeler vererek, merhum Türk Ocakları'nın son zamanlarında olduğu gibi faaliyeti yalnız Cumhuriyet bayramlarında verilen balolara inhisar etmesin.

Memleketin en mütekâmil gençlik muhiti olan Darülfünun'da talebe cemiyetleri, birlikleri vardır. Bu efendilerin gayesi müderrislerine danslı çay, arkadaşlarına gezintiler tertip etmektir. Evet bunlar da gencin hakkıdır. Fakat yapılacak vazifeler?...

Bize Turkuvaz salonlarında hocalarına kasidekâr nutuklar söyleyen genç lazım değildir. Köye inen, fışkı ve toprak kokularına alışkın nasırlı köylü eli sıkacak, onu bıkmadan dinliyecek genç lazımdır.

Bize yalnız dansetmesini, iyi giyinmesini, kur yapmasını ve âşık olmasını bilen gencin lüzumu yoktur. Bize bugün mesleğinde usanmadan çalışacak, yarın hudutta göz kırpmadan ölebilecek genç lâzımdır.

Bize bir gençlik lâzımdır. Temelinde cehalet, duvarlarında riya, tavanlarında dalkavukluk bulunmasın.

ATSIZ MECMUA; Sayı:12; 15 NİSAN 1932

 

TÜRK DÜNYASINDA UYGARLIK İLİŞKİLERİ

U. ÜÇÜNCÜ

Uygarlık: Yöntemle yapılan ve öykünme aracılığıyla bir ulustan öbür ulusa geçen kavramların ve tekniklerin toplamıdır. Kültür ise yöntemle yapılamadığı gibi başka uluslardan da alınmaması gereken yerel duygulardır.[1]Çünkü kültür: Bir milletin uzun bir tarih içerisinde ortaya koyduğu, geliştirdiği ve tecrübeyle sağlamlaştırıp kesinleştirdiği maddi ve manevi değerler bütünüdür. Bir milletin başına gelebilecek en büyük felaket, milli kültürünü kaybetmesidir. Beş bin yıllık yazılı tarih şu gerçeği çok açık bir şekilde göstermiştir ki, bir millet, ne bir savaşta yenilgi, ne ülkesinin işgali, ne de ekonomik çöküntü sonucunda milli varlığını yitirmiştir; ancak milli kültürünü kaybetmekle tarihten silinmiştir.[2] Uygarlıklar doğudan batıya, batıdan doğuya geçen değişken bir yapıdır. Kültür ise uygarlıklar içinde bulunan yerel değerlerdir. Gelişme göstermek isteyen her millet Uygarlık ürünlerini almak zorundadır. Fakat bunu yaparken o milletlerin yerel öğelerinden sakınması gerekir. Bu olmadığı taktirde millet kendi içinde yabancılaşma sürecine girer. Türk tarihine baktığımızda bu olgunun açıkça tatbikini görebilmekteyiz. Türkler Uygarlığın esaslarını tatbik ederken yabancı yerel kültürleri de maalesef çeşitli sebeplerle öz kültürlerine karıştırmış, böylece de kendi içinde yabancılaşmalara gitmiştir. Bu durum da Türk Milletinin bir araya gelmesinin önünde bir engel teşkil etmiştir. Türkler başta Avrupalıların ve Arapların haksız suçlamalarına maruz kalmıştır. Barbar, Yecüc Mecüc gibi uygarlık dışı yakıştırmalara maruz kalmıştır. Oysaki bu iddialar tamamen gerçek dışıdır. Bunu bize tarihi belgeler ispat etmektedir.Bu incelemede bunları açıkça görebileceğiz.

I.İslamiyet’e Kadar Türkler

Türk tarihine bakıldığında genel olarak Türk Milleti’nin, uzun tarihi boyunca bir defa yurt, bir defa din, iki defa da medeniyet değiştirmiş olduğu görülür. Yurt olarak Orta Asya’nın yanında, Anadolu’ya, din olarak Gök Tanrı dininden İslam dinine, medeniyet olarak ise atlı göçebe Türk Medeniyetinden, önce İslam sonra ise Batı Medeniyetine geçmişlerdir.

Bunlardan atlı göçebe Türk Medeniyetini Hunlar, Göktürkler, Uygurlar; İslam Medeniyetini Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar; Batı Medeniyetini ise Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk Milleti temsil etmiştir.[3]

Türk Kağanları devasa dört medeniyet arasında Orta Asya büyük kervan yollarının sahibi olarak dünya ticaretinde büyük fikir cereyanları üzerinde müessir olmuşlardır. Teşkilatçı faaliyetleri bir asır kadar kültür mübadelelerini temin etmiştir. Kendileri de maddi kültürün yüksek bir seviyesinde bulunuyorlardı.[4]Bu yüksek uygarlığa, uygarlığın maddi unsurlarıyla beraber kendi öz kültürünü yaşayarak elde etmişlerdi. Bu durumu biz çeşitli kaynaklardan rahatlıkla algılayabiliyoruz. Bunlardan biri arkeolojik buluntulardır. Muhtelif kazılarda başta kurganlar olmak üzere diğer alanlarda birçok maddi unsurlar bulunmuştur. Bunlar arasında halı, kumaş, renkli keçe aplike örtüler gibi, hayvan kavgaları ve insan figürleri ile süslü çok zengin tekstil işleri yanında atlı araba ve çeşitli eşyalar vardı.[5]Bu kurganlardan çıkan halı ve tekstil işlerinin Hun sanatı bakımından ayrı bir önemi vardır. Bunlardan bazılarında Ahameniş sanatı etkileri açıkça görülmüşse de keçe üzerine ince ve renkli deriler yapıştırmak suretiyle süslenen bir grup tekstil işleri tamamen orjinal Hun üslubunu belli etmektedir.[6]1974’lerde Alma Ata’nın 50 km doğusunda Isık göle yakın Esik Çayı kıyısında 15–16 yaşlarında çok gösterişli bir çocuk bulunmuştur. Bu buluntunun önemi üzerinde bulunan kalıntılardan meydana gelmekteydi. Kıyafeti sağdan sola kapanan V yakalı kısa kaftan, dar süvari pantolonu, diz altında kalan kısa yumuşak çizmeden ibaretti. Kaftan ve çizme üçgen biçiminde işlenmiş, küçük altın levhalar yan yana ve üst üste dikilerek adeta altın bir zırhla kaplanmıştı. Belinde 16 büyük altın levha ile süslü kemeri, kını ve kabzası altın süslemeli bir kaması vardı. Mezarda ayrıca bir tunç ayna, iki gümüş tabak, altın yaldızlı bir tunç tabak ve kepçe, ağaçtan oyma kaplar ve en önemlisi üzerinde yazısı bulunan gümüşten yuvarlak, çukur bir kadeh bulunmuştur.[7]Yine Noi Ula bölgesindeki kurganlardan ağaç direkli mezar bulunmuştur. Çok iyi bir işçilik gösteren tahtadan bir tabut bulunuyordu. Bunların yanında eğer takımları, üç ayaklı masalar, çeşitli ağaç eşya, silindirik ayaklı, kulplu tunç kazanlar, yerli keramik, renkli cam boncuklar, çatal gibi kullanılan çubuklar, Çin işi tunç aynalar, arba tekerlekleri, mücevherler, saç örgüleri, elbiseler gibi Hunlara ait birçok eşya bu kurganlardan çıkarılmıştır. Maalesef bugün bu buluntular Ermitage Müzesinde sergilenmektedir.[8]Bu buluntular M.Ö. de Türk Milletinin günümüz ölçülerinde kıyafet giydiği, süs eşyaları kullandığı, masa ve tabut yapabilecek kadar iyi mobilyacı olduğunu, demircilikteki ustalıklarını açıkça görebilmekteyiz. Elbise günümüzde de olduğu gibi dış elbise ve iç elbise olmak üzere ikiye ayrılmıştı.

 

Kurganlarda çıkan elbiselere, kaya resimlerine ve heykellerine bakılırsa, Türklerin kıyafeti bugünkü medeni kıyafete çok yakındı. Erkekler başlarına börk, kadınlar ise börkten başka bürüncük denilen bir baş örtüsü takmaktaydılar.[9]Vücudun üstünde ise gömlekler[10] giyilmekte bunları ise deri ve kumaştan yapılmış pantolonlar tamamlamaktaydı. Ayaklara ise çorap, uzun veya kısa keçeden yapılma “oguk”denilen çizmeler[11], hayvan derisinden yapılmış “izlik”denilen[12] Türk çarığı ve “başak” [13]denilen pabuçlar giymekteydiler. Yine kuşaklarla ve kemerlerle sıkılan kaftanlar, kürkten yapılmış paltolar, yağmurluklar, kepenekler de Eski Türklerde kullanılmaktaydı. Yine kış aylarında kullanılan eldivenler, burun temizlemek için mendil[14],el silmek için ise havlu kullanmaktaydılar.[15]

Eski Türk kurganlarından özellikle kadınların kullandığı çeşitli süs ve süslenme eşyaları: Küpe, gerdanlık, bilezik, boncuk, inci, tarak(targak) ve ayna (gözüngü) gibi çeşitli süs eşyaları[16]eski Türklerin ne kadar Uygar olduğunun bir göstergesiydi.

A.Sanat

Eski Türklerde estetik beğeni de çok yüksekti. Turfan’da bulunan mermer yontular bugün yere göğe sığdırılamayan Yunan mermerlerinden hiç de aşağı değildi.[17]Türkler görüleceği üzere halıcılıkta çok ileri bir yere sahiptiler. Keçe, dokuma, kilim, halı bir Türk icadıdır. Her ne kadar halıcılık çok erkenden İranlı kavimlere geçmişse de en eski örnekleri Türklüğün yaşadığı sahalarda buluyoruz. Bugün bu durumu Batılılar bile itiraf etmektedir. Bu halılar incelmiş garplı ruhuna dahi bir lüks tesiri yapmaktadır. Bu durumlar Türklerin saklı kalan duygularının ne kadar estetik zevkine sahip olduğunun bir göstergesidir.[18] Türk masallarıyla halk şiirlerinin güzelliği de Türklerin güzel sanattaki başarısının bir göstergesidir.

B.Kadın

Eski Türklerde anne, öke; karı, koçu ve kız çocuk ise kız oğul olarak adlandırılmaktaydı.[19] Eski Türkler hem demokrat hem de feministtiler. Bu feministlik, Şamanizm’in kadınlardaki kutsal güce dayanmasının bir sonucuydu. Türk Şamanları, büyü gücüyle olağanüstülükler gösterebilmek için kendilerini kadınlara benzetirlerdi. Buna karşın Tayonizm inancında da erkek kutsaldı. Bu iki inanç sistemi Türklerde kadın erkek eşitliğini beraberinde getirmiştir.[20] Bir buyruk yazıldığında, Hakan ve Hatun buyuruyor ki diye yazılırdı. Yine elçiler sağda hakan ve solda hatun oturdukları bir zamanda karşılandığı gibi, şölenlerde, kengeşlerde, kurultaylarda, tapınmalarda ve törenlerde savaş ve barış toplantılarında, hatun da kesinlikle hakanla birlikte bulunurdu.[21]Kadınların içtimai durumu da oldukça müsaitti. Yine kadınlar, yarı göçebe kültürünün özelliklerinden dolayı yerleşik kavimlere nazaran daha iyi bir haldeydiler. Kadın, çadırda hatta orduda kadının mühim bir hissesi vardı. Göktürk Kitabelerinde yalnız babanın değil ananın da tahta çıkışından bahsedilirdi.[22]Yine Türk töresinde tek eşlilik vardı. Hakanlar ve beyler daha sonra kuma denilen kadınlar almışsa da hiçbir zaman bunlar Türk töresince eş olarak kabul edilmemiştir. Bunlardan doğan çocuklar Kağan dahi olamazdı.[23]Eski Türklerde kadınlar genellikle amazondurlar. Usta binicilik, iyi silah kullanma, yiğitlik, Türk erkekleri kadar Türk kadınlarında da vardı. Kadınlar doğrudan doğruya, hükümdar, kale koruyucusu, vali ve elçi olabilirlerdi.[24]Eski Budunlar arasında hiçbir Millet Türkler ölçüsünde kadın cinsine hak tanımamışlar ve saygılı olmamışlardı.[25]

C.Teşkilat

Türklerde teşkilat fikri de çok erken çağlarda oluşmuştur. Özellikle büyük sürülerin sevk ve idaresi, otlakların önceden bulunup korunması gibi faaliyetler, onları dayanışmaya, işbirliğine daha da önemlisi hükmetmeye ve emretmeye hazırlamış, devlet teşkilatı kurmalarında büyük kolaylıklar sağlamıştır. Türkler çok iyi işleyen idari ve askeri teşkilatlar kurarak tarih sahnesine çıkmışlar; geniş sahalara ve halk kütlelerine hükmetmişlerdir. Bunlardan özellikle, Oğuz Kağan’ın boy teşkilatıyla büyük Hun Hükümdarı Mete’nin askeri ve idari teşkilatı, bütün Türk tarihi boyunca ölmezliğini korumuş, devlet kurucularına daima örnek olmuştur.[26] Türklerde askeri teşkilat çok sağlam temellere dayanmaktaydı. Göktürk kitabeleri Türk ordusunu 1250 yıl öncesinde de var olduğunun bir kanıtıdır.[27] Türkler askerliğe özel bir meslek gözüyle bakmamakta adeta her Türk bir savaşçıydı. Türklerde halk ordu, ordu da halk durumundaydı.[28]Mete'nin Tümen kavramını ve ona bağlı kurduğu binli, yüzlü, onlu birlik teşkilatı gerek savaşçılık, eğitim ve kullandıkları silahlar bakımında çağının en modern birlikleriydi. Bu birlikler Hunlardan sonra Göktürklerde de devam etmiştir.

D.Türk Birliği Düşüncesi

Türklerde alttan üste çıkma kişinin bilgi ve becerilerine bağlıydı. Özellikle Türk Hükümdarı bir takım vasıflara da sahip olmak zorundaydı. Bunların başında cesur, kahraman, bilge ve erdemli olmak gelmekteydi.[29]Türk Kağanın halkı üzerinde karşılıklı birçok sorumlulukları vardı. Her şeyden önce Kağan, Türkçe konuşan ve Türk soyundan olan bütün toplulukları bir devlet çatısı altında toplamak zorundaydı. Bunu ilk başaran ise Hun Hükümdarı Mete Han’dır. Mete, 26 kadar büyüklü küçüklü devleti ortadan kaldırarak Hun siyasi birliğini kurdu. M.Ö.176 tarihli bir belgede bu durum şöyle bildirilmektedir: “Ok ve yay gerebilen kavimleri bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular.[30] Hunlar’ dan sonra Göktürkler de bu şerefe nail olmuşlardı. Türkler sadece Türk Birliği ülküsüne değil tüm dünya hâkimiyeti ülküsüne de sahiplerdi. Bunu Göktürk yazıtlarında rahatlıkla görebiliriz. Bu durum Göktürk yazıtlarında şu şekilde yansıtılmıştır: Yukarıda mavi gök, aşağıda kara toprak yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğullarının üzerinde atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan yükselmişler. Ustalaştıktan sonra Türk halkının imparatorluğunu ve kurumlarını yönetmişler. Dünyanın dört bucağında çok düşmanları varmış, ama ordu ile sefere çıkıp dünyanın dört bucağındaki çok halkı köle etmişler, yola getirmişler; onlara baş eğdirmiş, diz çöktürmüşler. Doğu’da Kadırgan ormanına Batıda Demir Kapı’ya yerleştirmişler. Öylesine uzak bu iki uç nokta arasında Göktürkler egemence uzanmışlar.[31]Öyle ki Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar bütün millet Göktürklere tabi oldu.[32] Bu düşünce İslam sonrasında da devam ede gelmiştir. Nitekim dini yönü taassup dereceye varmasına rağmen II. Bayezıt’ın ünvanlarından biri de Zillullahi fi Âlem yani Tanrının yeryüzündeki gölgesiydi.

 

Türk kağanı halkına refahı da sağlamak zorundaydı. Nitekim bu durum Orhun abidelerinde belirtilmiştir. Türk Kağanı gece gündüz çalışarak aç milleti doyurmuş, çıplak milleti giydirirmiş, fakir milleti zengin yapmış, az milleti de çok kılmıştır.[33]Bütün bunları da gece gündüz uyumadan büyük uğraşlarla yapıyorlardı. Çünkü Türk kağanı da törelere uymak zorundaydı. Bu görevleri yapmayan Kağan Türk töresi doğrultusunda Kut taplamadı denilerek görevden alınmaktaydı.[34]

E.Din

Türkler bilindiği gibi önceleri Şaman Dinine mensupken sonraları hızla Gök Tanrı inancına geçmiştir. Gök Tanrı inancında Tanrı tıpkı islamın Allah’ı gibi ezeli ve ebedi, kadiri mutlak her şeyin yaratıcısıydı.[35]Nitekim Orhun yazıtlarında da Tanrı her şeyin hâkimi olarak görülmekteydi. Tanrı buyurduğu için kağan oturulduğunu, milletin neslinin yürüdüğü, savaşların kazanıldığı, kaybedildiği ifadelerine bolca rastlanmaktadır.[36]Bu benzerlik Türklerin İslam dinini kolaylıkla benimsemesine yol açtı. Bu inancın yanı sıra Türkler Budizm, Maniheizm, Hristiyanlık, Yahudilik, dinlerine de azda olsa meyillenmişlerdir. Genel olarak bakıldığında İslam dini hariç diğer dinler Türk kimliğinin muhafazasında oldukça tahripkar olmuştur. Mani dinini seçen Uygurlar dinin hoş görü, savaşmaktan kaçınma, et yememe gibi özellikleri nedeniyle kısa sürede Türklük özelliklerinden uzaklaşmışlar ve siyasi yönden de Çin hâkimiyetine girmişlerdir. Bu din göçebe Türkler arasında pek fazla yayılmayıp saray ve yerleşik halkın dini olarak kaldı.[37]Yine Bulgar Türkleri Hristiyan olduktan sonra hızla Türklük kimliklerinden uzaklaşmışlardı. Diyebiliriz ki İslam, Türklüğün kalkanı olmuştur. Zaten Türk Milleti Gök Tanrı inancına yakın olan bu yeni dini çok kolay benimsemişti. Hatta Gök Tanrı inancının Tanrısını, İslam dininin Allah’ından ayırmamışlar ve bu kelimeyi kullana gelmişlerdir.[38]

F.Yarı göçebe hayat:

Türklüğün dil tetkiklerinden tespit edilen ana yurdunda doğan ve oradan benzer muhitlere dağılan kültürü atlı göçebe kültürüdür. Bu kültür Türklerin bir buluşudur bu nedenle Türkler için atlı kavimler de denilmiştir. [39]Söylenebilir ki Türk olduğu şüphesiz bütün fatih kavimler, tarih sahnesindeki ilk zuhurlarında bu kültüre sahiptiler.[40] Bu atlı göçebe hayat tarzını göçebelerle karıştırmamak lazımdır. Hakiki göçebe ne şehre girebilmiş ne de atlı kültür seviyesine çıkabilmiştir.[41]Yine göçebe toplumlarda ekonomi toplayıcılığa yani tüketime dayanırken Türklerde ise hayvancılığa bir başka değişle üretime dayanıyordu. Yine Göçebe toplumlarda teşkilat daha doğrusu devlet fikri mevcut değilken Eski Türklerde ise devlet fikri pek erken çağlarda doğmuş ve gelişmiştir.[42] Bu kültür at ve koyun, demircilik ve akıncılık üzerine inşa edilmiştir. Türkler özellikle demircilikte çok ilerlemişler ve bunun sonucunda da çok iyi silahlar yapmışlardır. En erken çağlarda icat ettikleri üzengiler sayesinde savaş alanlarında atları bir araba gibi kullanabilmişlerdir. Bu da onlara birçok zafer kazandırmıştır. Nitekim at adeta Türkün kanadı olmuştur.[43]Bazılarının dediği gibi Türkler medeniyetsiz kalmış bir millet asla değildi. Avrupa’nın karanlık devirlerinde bile cihanşümul bir medeniyet fikri ve görgüsüne sahip olduğu açıkça görülmektedir.[44]Türkler akınlarını genellikle Çin üzerine yapmaktaydı. Çinliler kendilerinden çok az olan bu millete karşı tedbirler almak zorunda kaldılar. Bu tedbirler savunma alanında ve reform alanında olmuştur. Çin Çao Krallığı Hun akınlarını durdurabilmek için MÖ. 214 yılında,3000 km uzunluğundaki Çin Seddi’nin yapımına başlamıştır. Çinlilerin bir başka tedbiri de teşkilatlarında, giyimlerinde, silah ve eğitimlerinde Hunları taklit etmeleri olmuştur. Çin yıllıklarındaki kayıtlara göre bu durum şöyle gerçekleşmiştir: Önce Çin ordusundaki manevra kabiliyeti sınırlı, ağır savaş arabaları hizmetten kaldırılmış. Sonra, yerine Türklerin ki gibi manevra kabiliyeti yüksek ve son derece süratli atlı birlikler teşkil olunmuştur. Bundan başka askerlerin üzerindeki hareketi engelleyen ihram gibi az dikişli ipekli uzun elbiseler çıkarılmış ve bunların yerine Türk pantolonları, çizmeleri ve başlıklar giydirilmiştir; beller de Türk kemerleriyle sıkıştırılmıştır. En son olarak da Çin ordusu Türk silahlarıyla donatılmış ve Türklerin tarzında eğitimlere başlamıştır. Bu tedbirler sonrasında Çinliler Türk akınlarına karşı başarılı olmaya başlamışlar ve Türklerin yenilmezliği inancı yıkılmaya başlamıştır.[45]

Bunlar dışında Han sülalesi devri Çin Sanatını zenginleştiren atlı göçebe sanat unsurlarının Hunlar vasıtasıyla çok evvel Çin’e ithal edildiği de anlaşılmaktadır.[46]Bu etkilemenin karşısında Türkler Çinlilerden de etkilenmiştir.

Türkler komşu medeniyetlerle girmiş olduğu ilişkilerle çağın gelişimine ayak uydururken maalesef o medeniyeti yaşayan milletlerin yerel kültürünü de benimseme girişiminde bulunmuştur. Bu durum da Türklük için çok kötü olmuştur. Türkler kendi öz kültürünü koruduğu müddetçe kimliklerini muhafaza etmiş aksi denemelerde maalesef büyük sancılar çektiği gibi hatta kimliklerini bile kaybetmişlerdi. Bunun ilk belirtileri de Çinliler karşısında görülmüştür. Türk Beyleri bazen milli örf ve adetlerinden uzaklaşarak kendilerini Çin medeniyetinin şaşaasına kaptırmışlardı. Mesela Hun hükümdarlarından Ki-ok(M.Ö.174–160), Çin elbise ve yemeklerinden çok hoşlanmaya başlamış, bu özentide o kadar ileri gitmiş ki veziri onu uyarmak zorunda kalmıştır. Bu uyarı Türk Milleti için bugün dahi çok önemli birer derstir. Vezir şu sözleri söylemiştir: ”Bütün Hunların sayısı, Çin’in bir sınır eyaletininkine bile eşit olamaz. Halbuki (Nüfusun çokluğu bakımından) Çin çok güçlüdür. Ayrıca Çinlilerin elbiseleri ve yemekleri (bizimkinden) tamamen farklıdır. Şimdi. Hun hükümdarı örf ve adetlerini değiştirmek ve Çinlilerin kullandığı elbiselerini ve yiyecek maddelerini almak isterse, Hunların tamamen Çin etkisi altına girmesi için, onları ürünlerinden onda ikisini elde etmesi yetecektir.”[47]

Bu özenti arayışı Göktürk Devletinde de olmuştur. Türkler Kendi kültürlerinden taviz verdikleri an çok kötü durumlara düşmüşlerdi. Kültürlerine sahip çıktıkları an yeniden dirilmişlerdi. Nitekim Göktürk yazıtlarında bunu açıkça görebiliriz. Bilgisiz, korkak kağanlar tahta çıkınca Çin’in tatlı dili ve kurnazlığına aldanmışlar kendi aralarında hasımlıklar vuku bulmuş bunun sonucunda ise imparatorluk dağılmıştı. Beylerin oğulları Çin halkına köle kızları ise cariye olmuştur. Türk Beyleri Türk ünvanını bırakıp Çin soylularının ünvanlarını almışlardır. Elli yıl bu durum sürmüştür.[48] Daha sonra bu durum Türkler arasında sorgulanmış ve Çin’e karşı bir düşmanlık havası doğmuş bu durum da yeniden Türklüğün şahlanışı olmuş ve İlteriş Kağan önderliğinde bağımsız olunmuştu.[49] Fakat bu özenti merakı sürmüştür.716–734 yıllarında kağan olan Bilge Kağan ülkesini madden ve maneviyen kalkındırmak için Çin’den örnekler alarak reformlar yapma düşüncesine kapılmıştı. Bu düşüncelerinden birisi ise, surlarla çevrilmiş şehirler ve kaleler kurup Türk toplumunu yerleşik hayata geçirmekti. Onun başka bir düşüncesi de Göktürk ülkesinde Budist ve Taoist tapınaklar kurup, bu din ve felsefeleri Türkler arasında yaymaktı. Fakat onun danışmanı Tonyukuk bu düşüncelere şiddetle karşı çıkmıştı. O,Türklerin konargöçer olmalarının getirdiği askeri gücü sayesinde Çin’e karşı koyabildiklerini belirttikten sonra bu geleneklerin terk edilmesi halinde Türklerin Çin hakimiyetine kolaylıkla gireceği uyarısında bulunmuştur. Yine Budist ve Taoist tapınaklarda hoşgörülük, uysallık telkin edildiğini bunun da Türklerin savaş gücünü yok edeceği uyarısında bulunmuştur.[50]

Bu yabancı kültür merakı Uygurlarda daha da fazla olmuştur. Uygur Kültürü Çin, Kitay, Tibet ve Moğol istilaları nedeniyle yabancı tesirlere daha fazla açılarak, daha kozmopolit bir şekil almıştır.[51] Uygurlar bulundukları coğrafyadan dolayı diğer medeniyet kaynaklarıyla girdikleri ilişkiler sonrasında çok gelişmiş medeniyet ürünleri verdi. Hindistan’dan gelen Budizm, İran’dan gelen Maniheizm inançları onların hayatına hâkim olmuştur. Bu dinlerin yanında Suriyeli rahipler ve Sogdların tavassutuyla Hristiyanlık, X.yüzyılla Orta Asya’ya giren İslam dini de Uygurları etkilemiştir.[52]Bu dinlerden ilk ikisi Uygur Medeniyetini şekillendiren ve diğer Türk unsurlarından yabancılaşmasına en büyük amil olmuştur. Uygurlar Medeniyetin maddi öğelerini almakla çok yüksek bir medeniyet seviyesine çıkmış, yerleşik hayata geçmiş çok önemli sanat eserleri vermiştir. Kâğıt ve Matbaa Uygurlarca kullanılmaktaydı. Matbaanın mucitleri Gutenberg ve Coster değildi. Onlar bunu sadece geliştirdiler. Nitekim İngiliz Carter’in de belirttiği gibi: mevcut en eski matbaa hurufatı Uygur dilinde olup Türkçedir. Matbaanın daha evvel Çinlilere malum bulunduğu iddiası da Çin efsanesinden başka bir şey değildir.[53] Blok usulü tabın Batı’ya yayılmasında en büyük rol Uygurlarındır. En eski müteharrik matbaa tipi Uygurlardadır.[54] Avrupalılar Uygur medeniyetinden sadece matbaa noktasında etkilenmemişlerdi. Sadece Turfan havalisinden 130 küsür sandık kitap, ince deri ve kâğıda yazılmış yazı, heykel, minyatür, resim vs gibi Uygur eserlerin Avrupalılarca götürüldüğü bilinmektedir.[55] Bunların tetkik edilmesi Türk Milletinin daha X.yy.larda da ne kadar medeni olduğunu gösterecektir.

 

Fakat bu maddi öğelerin yanında öz kültürüne karşıt unsurların yerel kültürlerini de sokma faaliyetlerine girişmişlerdir. Bu durum da kısa sürede Uygurların Çin hakimiyetine girmelerine yol açmıştır. Yeni dinlerinin öğretileri gereği et yememe, hoşgörü adı altında savaşma isteğinin kırılması gibi faaliyetler de Uygurların kısa süre içinde Çin hakimiyetine girmesine yol açmıştır.

G.Türkçe

Dil bir milletin en önemli kalkanıdır. Dilinden taviz veren her millet yok olmaya mahkûmdur. Nitekim bunu Çin hakimiyetini sağlayan Chou’larda açıkça görmekteyiz. Bu Türk kavmi Çin’in yerel kültürünü benimsemekle beraber dilini de alınca hızla Türk Dünyasında yabancılaşmış az sonra da yok olup gitmiştir. Bu örnek dilin Türk Dünyasındaki önemini açıkça göstermektedir.

Türkler kullandıkları dilleri yaşam tarzlarından dolayı yazıya dökme noktasında pek istekli olmasa da Göktürk ve Uygur alfabeleriyle abideleştirmelere de gitmişlerdir. Bu kalıntılardan anlıyoruz ki Türkçe, tek bir kaynaktan çıkmış, bütünüyle orijinal ve başka dillerle akrabalığı olmayan müstakil bir dildir.[56]Türkçe Ural Altay dil ailesinin Altay dil grubu içerisindedir.[57] Türkçe en eski metinlerde bile ahenkli temiz ve güzel bir dildi. Göktürk yazıtlarındaki gelişmiş yazı sistemi ve anlatılan olaylar itibariyle Türk yazı dili miladın ilk asırlarına kadar götürülür.[58]Göktürk kitabelerinin dili, kuvvet ve destani kahramanlık saçıyor.

Uygur eserlerindeki dil ise işlenmiş, din felsefesinin en mücerret mefhumlarını açık Türkçe ile ifadeye muktedir bir haldedir. Buda dini Türk kültürü ve dili için bir korku yaratmışsa da Bunun farkına varan ve Buda tapınaklarını yıktıran Türk büyükleri çıkmıştır. Bu yüzden Budalık Türklüğe çok ziyan verememiştir.[59]

II.İSLAMİYETTEN SONRA TÜRKLER

A.Türklerin İslamlaşması ve Türklere Etkileri

Araplar, Karlukların yardımıyla 751’de Talas’ta Çinlileri yendikten sonra Türk-Arap ilişkileri olumlu yönde artmıştı. Nitekim bu savaştan sonra Araplar Pamir Havalisine ve Tanrı dağı ana silsilelerine kadar olan saha Arap hakimiyetine girdi[60] ve İslamlaşmaya başladı. Buhara ve Semerkant birer İslam sanat merkezleri haline geldi. İslam dini adeta Türk kimliğinin kalkanı olmuştur. Maniheizm, Budizm, Hristiyanlık, Musevilik dinini kabul eden Türkler bugün yok olmuşlarken İslam dinini yaşayan Türkler halen ayaktadırlar. Türk Dünyası İslam Dünyasına maddi gücünü verip onu rahatlatırken ondan manevi güç alarak kendini dengelemiştir. Türkler adeta İslam’da kendilerini bulmuş ve onunla kader birliğine gitmiştir.[61]Selçuklular özellikle Bağdat’ta halifeyi Büveyhiler ve Fatımilerin teyakkuzundan kurtarmış, Haçlıların saldırılarına karşı da İslam dünyasına kalkan olmuştu. Yine Osmanlılar İslam’ı Avrupa’ya taşımış yani Türkler İslam’ın kılıcı da olmuşlardır.

1.İslam’dan sonra Ordu

Mete zamanında oluşturulan Tümen, Binbaşı, Yüzbaşı, onbaşı gibi teşkilatlanmalar, İslamiyet sonrasında otağ, hayl, on otağ gibi değişikliklere uğramış[62],orduda Türkmenler pasivize edilerek gulamlar kullanılmış. Türkmenler sırf bu yüzden küstürülmüş, devletlerin kurucu unsuru olmalarına rağmen adeta başıbozuk, devletin başına dert açanlar olarak algılanmışlardır. Bu durum Gazneliler, Büyük Selçuklu, Osmanlı’da su yüzüne çıkmışsa da 1826 yeniçeriliğin kaldırılmasıyla bu anlayış zayıflamış Türk milleti temelleri üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyetinin askeriyesinde ise tamamen değiştirildiği gibi Mete zamanındaki teşkilata dönülmüştür.

2.İslam’dan Sonra Türkçe

Türkler İslam dininin özelliklerini alırken çok büyük bir yanılgıyla başta Arap’ın ve Acem’in yerel kültürünü de almıştır. Arapça, Farsça, kılık kıyafette özentiyle kara ve beyaz çarşafa bürünme, uzun bol elbiseler giyme, kadını ikinci sınıf olarak telakki etme, yer sofrasına geçme, yemekleri elle yemek gibi Arap kültürünü de İslam’ın öğretisi sanarak alması Türk Kültürü açısından oldukça tahripkâr olmuştur. Arapça ve Farsça hayranlığı artmış adeta bütün Müslüman Türklüğünü esir almıştır. Bu durumun sebeplerinden biri din kitaplarının ve ibadetin Arapça olmasından kaynaklanmaktadır. Yeni Müslüman olan Türk Milletinde başta din adamları ve yönetici kesim Arapçanın kutsaliyetine inanmışlar ve hem dilde hem de alfabede Arapçayı kullanmaya başlamıştır. Türk Dünyasında Arapçanın ibadette bir ortak kullanımı varsa da dinin sadece manevi hazzını hissedebilme gibi dezavantajı da vuku bulmaktadır. Bu noktada din kitaplarının ve hutbelerde vaizlerin Türkçe olması gerekmektedir. Bir ulus din kitaplarını okuyup anlayamazsa, doğaldır ki dinin gerçek yönünü öğrenemez. Konuşmacıların, vaizlerin ne söylediklerini anlamadığı sürece de tapınmalarından hiçbir zevk alamaz. İmamı Azam bildirdiğine göre namazdaki sureler bile ulusal dille okunabilmektedir. Çünkü tapınmadan duyulacak dinsel coşku ancak okunacak duaların tümüyle anlaşılmasına bağlıdır.[63]Türkler İslamiyet’e: İlahi, Mevlit-i Şerif, Tekkelerdeki Türkçe zikirlerle kendinden bir şeylerle İslam’ın uygulanışı noktasına yerel zenginlik katmıştır. Bu noktada Kuran okuma dışında Kuranı Kerimden sonra ve gerek tapınmalarla törenlerden sonra okunan duaların, hutbelerin, Türkçe okunması gerekir.[64] Türk İslam devletlerinden Gazneliler, Selçuklular ve Karahanlılarda bu durum belirgindi. Buna rağmen halk ise Türkçeyi konuşmaya devam etmiştir.

 

Bu etkide zorlama da olmuştur. İslam tarihçilerinin de anlattıklarına göre:”Türklerin tapıncakları yıkıldı. Bilginleri öldürüldü. Kitapları yakıldı. “İslamlığa pek büyük hizmet yapmış olan Afşin Türkçe kitap okuduğu için ölüm cezasına çarptırıldı. Böylelikle Türk kültürüne ve Türk diline korkunç bir yumruk indirilmiş oldu. Herkes Arap gibi konuşmaya, Arap gibi düşünmeye zorlanıyordu.[65]

Türk, Fars ve Arapların yaşadığı bölgelerde kurulmuş olan Türk İslam Devletlerinde halk kendi dilini konuşmuşken Devletin ricali ise edebiyat dili olarak Farsça, bilim dili olarak da Arapça kullanmışlardır. [66]Bu durum aydın geçinenler, bazı din adamları ve yöneticiler arasında uygulanmışken halk arasında rağbet görmemiştir. Bu farklı dil özentisine karşı Türkler arasında birçok tepkiler de doğmuştur. İslam Medeniyetine girince Türk dili Arapçadan etkilenmiş bu etkilenme o kadar büyük oldu ki öğretim dili bile Arapça oldu.[67] Yine Fars Edebiyatının taklit edilmesiyle Farsça kelime ve kurallar da Türkçeye girdi.[68]Buna tepki olarak asırlar boyunca Türkçü faaliyetlerde bulunulmuştur. Divanı Lügat it Türk isimli eseri ile Arap Kültürüne ilk karşı koyan XI. yy.da Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügati’t –Türk adlı eserinde Türkçenin Arapça kadar üstün olduğunu Türkçenin öğrenilmesi ve korunması gerektiğini vurgulamıştır.[69] XI.Yy.’ da Yusuf Has Hacip’in yazdığı Kutatgu Bilig’le de Türk devlet siyasetinin temelleri ortaya koyulmuştur. XII. yy.da Fahreddin Mübareşah’ın yazdığı Şecere-i Ensab’da Türklerin diğer milletlerden üstün oldukları belirtilmiştir.[70]Karaman oğlu Mehmet Bey ise Selçuklu Şehzadesini başa getirtip vezir olduktan sonra ilk icraatı dil alanında olmuştur. O,”Divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanmayacaktır”[71]emrini vermiştir. Bu Türkçenin kısa bir süre nefes almasına yol açsa da kısa süre sonra Mehmet Bey iktidardan düşecektir. XV. yy.da da Ali Şir Nevai Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu ispatlamaya çalıştığı Muhakemetül Lügateyn adlı eseri yazdı.

XVII. yy.da Ebul Gazi Bahadır Han, Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terakime adlı eserleriyle Türkistan Türklerine milli tarihlerini hatırlatmış; Vani Mehmet Efendi, Arap hayranlığı duyan kozmopolit medrese zihniyetine karşı, Türklüğü şiddetle savunmuştur.[72] XVIII. yy.da Konyalı Üveysi, Osmanlı idari mekanizmasındaki Türk olmayanların tasfiyesinin gerekliliğini vurgulamış devletin tamamen Türkleşmesi fikrini ortaya attı.[73]

          Osmanlı ise Türkü adeta unutmuş buna ek olarak da Türkçeyi de unutmuştur.[74]Osmanlı Devleti kendine yabancı kültürleri aldıkça kendi içinde yabancılaşmış, temeli olan Türkmenleri adeta hor görüp aşağılamaya başlamıştı. Bu devirlerdeki Türkçülük faaliyetlerine rağmen zaman, zaman Türk kelimesinin hakaret kastıyla ve aşağılayıcı bir şekilde kullanıldığı ve bunun Etrak-ı bi idrak cümlesiyle formüle edildiği görülmektedir.[75] Örneğin Osmanlılar yerel kültür öğesi olan Türkçeye dışarıdan aldığı yabancı yerel dilleri kendi kültürlerine ekleyince Osmanlıca denilen çok farklı bir dil oluşmuştur. Bu dil bırakın tüm Türk Dünyası içindeki yabancılaşmayı, kendi sınırları içindeki Türk unsurları arasında da yabancılaşma yaratmıştır. Öz kültürü gereği Türkçe konuşan halk ricalin dilini anlayamaz, gazete, dergi okuyamaz hale gelmişti. Bu da Osmanlı içindeki Türkler arasında bir birine yabancılaşmış sınıflar yaratmıştır.

3.Kadın

Türkler yakın Doğu’ya geldikten sonra eski medeniyetlerinin özelliklerinden bir kısmını unuttular, başka inanç ve telakkilere sahip oldular.[76] Türkler İslamlaştıktan sonra Arap ve Acem kültüründen bir etkilenmeyle kadını ikinci plana atmaya başladılar.Bu süreç birden olmamıştır.Nitekim Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı Divan-ı Lügatid Türk’ten bunu anlıyabiliriz.Bu eserde kadınlar halen altın üzük,[77]görklüm gibi güzel ifadelerle anılmaktaydı.Bununla beraber kadın artık, oxşagu yani oyuncak gibi bir meta olarak da algılanmaya başlanmıştır.[78]Yine Türk kadını İslam’ın örtünün emrine bürüncük denilen bir baş örtüsü ile itaat etmiştir. Daha Arap’ın kara ve beyaz çarşaflı ve peçeli yerel kültürünü almamıştı.[79]Türklerdeki kadına verilen değer maalesef hızla düşecektir. Çok vakit söz söylemekten ve cemiyet hizmetlerinden de mahrum bırakılmıştır. Kuranda kadına bazı sureler ehemmiyet vermişse de bu tatbik sahasında Araplarca tam uygulanmamış, kadının yüzü peçelenmiş, dış âlemle alakası kesilerek, hareme kapatılmıştır. Türk kadınlığı da cemiyette lüzumsuz bir unsur, süs eşyası derecesine indirilmiştir.[80] Türkler daha sonra da birden fazla kadınla evlenmeyi farz telakki etmiş ve bu anlayışı da pek de yaygın olmamak üzere uygulamışlardı. Oysa İslam’da birden fazla kadınla evlenmek emir veya farz olmayıp sadece bir müsaadedir.[81]

Türk kadınının ikinci plandan kurtarmak için Türk dünyasında önemli çalışmalar başlatılacaktı. Bu tepkiler önceleri Osmanlı sınırları dışında gerçekleşmiştir. Rusya’da Türk kadın hareketinin en önemli destekleyicileri Gaspıralı İsmail Bey, Hasan Bey Zerdabi Melik ve Avukat Ali Merdan Topçubaşı olmuşlardı. Kadın erkek eşitliğini sağlama çabası Duma meclisindeki Türk temsilciler arasında 1906’lı yıllarda kadın erkek eşitliği tartışıldığı gibi kadına seçme ve seçilme hakkı talep edilmiştir.[82]Osmanlı içerisinde ise kadın hakları özellikle Türk Ocakları ekseninde yürütülmüştür.

4.İslam’dan Sonra Sanat

Türkler Edebiyatlarında, İslam’dan sonra baskın oranda bir Fars etkisine maruz kalmışlardır. Eski Türklerin, ölçüsü, hece ölçüsüydü. Sonraları Çağatay ve Osmanlı şairleri öykünme yoluyla İranlılardan aruz ölçüsünü aldılar. Bu durum da aruz ölçüsüyle hece ölçüsü ikiliği oluşturdu. Birincisi seçkinlerin ikincisi ise halkın ezgili söyleme araçları görünümü yarattı.[83]Dede Korkut, Âşık Kerem, Şah İsmail, Köroğlu, Yunus Emre, Karacaoğlan, Dertli, Karagöz ve Nasrettin Hoca gibi öz Türkçe eserler edebiyatımızın çok değerli hazineleridir. Bunlar Türk Dünyasının ortak edebiyat ürünleridir. Bir Yunus Emre’yi bütün Türklük rahatlıkla anlarken bir Tursun Bey’in Tarih-i Ebul Feth adlı eserini Anadolu Türklüğünde bile anlayan çok azdır. Bu nedenle edebiyatımızın bu örneklerinden ne kadar yararlanılırsa o kadar ulusallık kazanılmış olur.[84]

Türkler bozkır medeniyetinin sanat ürünlerini verirken İslam’la birlikte edebiyatta dil bakımdan zaafa uğramışsa da mimari açıdan ve el zanaatları noktasında çok önemli eserler vermişlerdir. Camiler, kervansaraylar, türbeler, kümbetler vb. İslam inşaları Türklerin elinde bir başka lezzet bulmuştu.[85]

Türklerin müzik anlayışı ise tamamen halk ezgilerinden oluşmaktaydı. Bu ezgilerin de Türk Dünyası içinde ortak bir payda da buluşması lazımdır. Fakat Osmanlıda oluşturulan musiki, daha sonra oluşan opera yabancı kültürlerin bir öğesi durumundadır. Nitekim bütün dayatmalara rağmen Türk halkının opera dinlememe isteği de halkın kendi müziğine olan estetik bağından ileri gelmektedir. Dans, mimarlık, süslemecilik,ressamlık,hattatlık, marangozluk, demircilik, çiftçilik, boyacılık, çuhacılık, halıcılık, kilimcilik vb. zanaatlar Osmanlı ileri gelenleri, bedeni ilgilendiren ya da elle yapılan bu işleri basit saydığı için halka bırakmıştı. Bu nedenle bu işler daha arı kalmıştır. Fakat Tanzimatla birlikte Avrupa’dan gelen fabrikasyon ürünleri bu el zanaatlarımızı da gözden düşürmüştür. Bu nedenle yapılması gereken en önemli uğraş bu faaliyetleri yeniden canlandırarak ulusal sanata dönmek olmalıdır.[86] Nitekim Türk milleti çok ince sanat zevkline sahip olduğunu Göktürk kitabelerindeki sanatsal anlatımla ispat etmiştir. Fakat daha sonraki tarihlerde Fars ve Arap etkisi sanatımızı bozmuşsa da halk edebiyatımız bakir kalmayı başarmıştır. Halk şairlerimizi küçük görenlere en güzel cevabı tanınmış Fransız edibi J.Cocteau vermiştir.”Her yerde şiiri aradım, onu Türkiye’de buldum.[87]

5.Türk Kimliksizliği

Müslümanlığı kabul eden ilk Türkler kendilerini yeni dinleriyle tamamen özdeşleştirdiler ve kendi ayrı Türk geçmişlerini şaşılacak bir hızla ve tümlükle unuttular.[88] Karahanlılar ve Memluklular zamanında başlatılan Araplaşma süreci Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklularında Horasanlaşma denilen bir çizgiye itilmiş, Farsileşmeyle de Türk Kültürünün devreden çıkarılmasına neden olmuştur. Osmanlılarda bu Horasanlaşma daha derinden uygulama alanına aktarılmış, Türk insanı milli benliğini, değerler sistemi ve kendinde kendini arama ve bulma cehdine yönelik tüm özgüvenini Devşirmeleşme uğruna kaybetmiştir.[89]Bernard Levis’in çok yerinde tabiriyle Osmanlı, İslamlığı kabul eden uluslar arasında hiç biri, kendi ayrı özdeşliğini İslam ümmeti içinde eritmekte, Türklerden daha ileri gitmedi. Onlar Türk ile Türk olmayan arasına hiçbir ırk engeli koymadılar. Osmanlı da tarih anlayışı da İslam’ın başlamasıyla özdeşleşmiş, Türklerin ve Türkiye’nin İslamlık öncesi tarihine ise hiç bir ilgi gösterilmemiştir.[90]Selçuklular ve Osmanlılarda gerçekten çok güçlü bir Ümmetçilik anlayışı oluştu. Bu anlayış o kadar güçlüydü ki kavmini tanıma ve sevme duygusunu bünyesinde eritmişti. Oysaki İbni Haldun, ünlü tarih felsefesi Mukaddime’de kavimleri ayakta tutan bağın asabiye olduğunu açıklıyor, asabiyesini kaybeden her toplumun yıkılmaya mahkûm olduğunu belirtiyordu. Osmanlılarla aynı dine mensup olan Fars ve Arap Milletleri dayanışma ve milli benlik duygusunu hiç kaybetmemiş ümmetçi anlayışa da yönelmemişlerdi.[91]Osmanlı’nın uygulamış olduğu bu tarz islamca da onaylanmamaktaydı.[92]

6.Türkmen-Türk Karmaşası

X.yy.dan itibaren Müslüman olarak İslam dünyasına giren Oğuzlara Türkmen denilmeye başlanmıştır. Bundan sonra gittikçe yerleşip yaygınlaşan Türkmen adı XIII. yy.dan itibaren tamamen Oğuz adının yerini almıştır.[93]Anadolu Selçuklarında bu durum değişik anlam kazanmıştır. Yerleşik hayatı yaşayanlar “Türk”,konar göçer hayat yaşayan kütleler ise “Türkmen” olarak anılmaya başlamıştır. Bu anlayış aynen Osmanlıya da geçmiştir.[94] Türkler yabancı din mensuplarına karşı hoşgörüyle yaklaşmış bu anlayışı da hangi dinde olursa olsun tatbik etmişlerdi.[95]Fakat bu durum Osmanlılarda değişmiştir. Bu değişme kendi inanç sisteminde olmuştur. Yani İslam içindeki Kızılbaş Türklerin yabancılaştırılmaları meselesi doğurmuştur. Bu yabancılaştırma Cumhuriyet Türkiye’siyle ortadan kaldırılmaya çalışılmışsa da halen bu yabancılaşma süreci mezhep kaygısından dolayı sürmektedir.

Osmanlı mahkemelerinde şeriye ve bütün hukuki sorunlar Hanefi fıkhına göre çözülmekteydi.[96]Bu durum da birçok Kızılbaş Türkmenin dini inançlarının önemsenmemesi sonucunu getirmiş ve sonuçta yabancılaşma artmıştır. Türkmenler Selçukluların kurulmasından sonra ordudan tasfiye edilmiş ve bunun sonucunda da küstürülmüşlerdi. Bu durum Osmanlıda da sürecek adeta Türkmenler için kaba cahil tanımlamaları yapılacak mezhep farklılığı bahanesiyle fetvalar alınıp gayri Türk unsurlarla birlikte birçok Türkmen öldürülmüştür. Bu da Türk dünyası içerisinde ciddi yabancılaşmalar doğurmuştur. Yarı göçebe bir hayat yaşayan kalabalık Türkmen kitleleri, Türk İslam devletleriyle yerleşik hayata geçirilmeye çalışılmış, ev, bahçe, ağıl gibi yerleri özel mülkiyet sayılmış, tarım arazisi, ormanlar, otlaklar devlet malı kabul edilmiştir. Osmanlılarda şehir ve köy topluluklarından farklı olarak bunlar kendileri için düzenlenmiş olan kanunlar çevresinde hayatlarını sürdürmek zorunda bırakılmışlardı. Konar göçerler Türkmenler(Yörükler) il ya da ulus adı verilen topluluklar oluşturuluyordu.(Boz Ulus, Yeni İl, vb)Türklerde Boy Beyi boyun devletle olan ilişkilerini düzenlemekteydi. XV. Yüzyıldan itibaren devletin aşiretleri iskân politikası sonucu, uluslar parçalanmış geniş alanlara dağılarak yerleşmek zorunda kaldılar. Asıl işleri hayvancılık olan konargöçerler, şehirlerin at, yoğurt ve peynir ihtiyaçlarını karşılarlardı. Besledikleri koyunlar ve kullandıkları otlaklar için devlete belirli bir vergi vermek zorundaydılar. Bazı oymaklar devlet için ok ve yay imal etme karşılığında vergiden muaf olmaktaydılar.[97]

B.Türk’lerde Yabancılaşmaya Karşı Tepkiler

1.Tepkiyi Ortaya Çıkaran Amiller

Fransız İhtilali sonrasındaki milliyetçilik ruhuyla hareket eden Osmanlı gayri Türk unsurları birer birer isyan edip bağımsızlıklarını kazandıkça Türkçülük hareketleri de hızla artmıştır. Özellikle Balkan savaşı sonrası bu düşünce sistemi devlet yönetiminde yerini almıştır.Türkçülük fikrinin sağlanmasında Avrupa’da gerçekleştirilen Türkoloji çabaları ve Türk Bilimcilik çalışmalarının da büyük etkileri olmuştur.[98]Avrupa’da XIX.yy.dan itibaren oluşan Türk hayranlığı beraberinde bu alanda çalışmalar yapılmasını getirdi.Rusya’da Almanya’da Macaristan’da Danimarka’da,Fransa’da,İngiltere’de bir çok bilim adamları eski Türklere,Hunlara,Moğollara ilişkin tarihsel ve kazıbilimsel araştırmalar yapmaya başladılar.Türklerin pek eski bir ulus olduğunu,çok geniş bir alanda yayılmış bulunduğunu ve çeşitli dönemlerde dünyaya egemen olan devletler ve yüksek uygarlıklar oluşturduğunu ortaya koydular.[99]Fransız Joseph de Guignes’in ;”Hunların Umumi Tarihi”,Arthur L.Davits’in Türk Dili Grameri, Leon Cahun’un Asya Tarihine Giriş adlı eserler,Türklere Osmanlı öncesi tarihlerini hatırlatmış ve İslam öncesinde de büyük işler başardıklarını göstermiştir.[100]Yine Avrupa’ya öğrenim görmeye giden Türk gençleri ve Osmanlı’ya gelen bazı Macar,Leh tacirleri;Remusat Sacy,Vambery,Leon Cahun gibi Türkologların eserlerini Türk kamuoyuna ulaştırarak Türklük şuurunun uyanmasına katkıda bulunmuşlardır.[101]

Fransız ihtilali sonrasında Avrupa’da aynı duygu ve aynı dil ve kültürü paylaşan insanların ortak bir paydada birleşmeleri suretiyle yeni bir sentez meydana getirilmesi bilinci oluşmuştu.[102]Bu anlayış da Osmanlı içindeki Türkçü aydınlara geçecekti.Bu Milliyetçilik anlayışı birilerinin iddia ettiği gibi,19.yy.da Tükler arasında doğan bir fikriyat değildi.Bu anlayış Türklerin ruhlarında Mete’li Hun,Atilla’lı Avrupa Hun,Bilge ve Kültiginli Göktürk Devletlerinde en üst seviyede oluşmuş bir anlayıştı.Bu anlayışlar Türklerin komşu olarak edindikleri yabancı yerel kültürleri benimsemeleriyle adeta hafızalarından bir müddet silinmişti.Şimdi ise bu anlayışı hafızalarında yeniden canlandırmışlardı.Adeta Türk titremeye ve kendine dönmeye başlamıştır.Artık bütün ilerlemelerin kaynağı ulusal bilinç olduğu anlaşılmıştır.[103]Türk Milletinin 2500 yıllık mazisi bunun bir göstergesiydi.Bugünün en modern milletlerinin bile en çok bin senelik bir geçmişe sahip olundukları düşünüldüğünde Türkün Millet düşüncesine ne kadar erken zamanlarda kavuşmuş olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz.[104]

2.Dış Türkler ve Türk Dünyası Adına Faaliyetleri

XVIII.yy. itibaren Rus ve Çin işgaline uğrayan Türkistan Türklerinin esaret altında yaşamaları onların Türk dünyasına daha da yaklaşmalarına yol açacaktır.Rusların hakimiyetine girmiş olan Türkistan ve Kafkasya,Karadeniz’in kuzeyindeki Türkler için Türk Dünyasındaki birleşme faaliyetleri teoriden hızla pratiğe geçecektir.Bu durumun en büyük sebebi Rus faktörüydü.Yine İstanbul’a yakın olan yerlerde bu Türkçü faaliyetler daha fazla görülmüştür Ruslar Türkistan’a girdikten sonra bir çok katliamlar yapmış,bir çok Türk’ü Sibirya’ya sürmüş,alfabelerini değiştirmiş,kendi dillerini yasaklamış,Türkistan gibi büyük Türk Yurdunda yaşayan aynı milletin mensuplarına farklı adlar vermişti.[105]

1876 yılından itibaren Kafkas,Kırım,Kazan’da milliyetçilik hareketleri kendini göstermeye başlamıştır.Buralar Osmanlı’ya yakın olduğu için bu fikriyat buralarda vuku bulmuştur.Türkiye dışında ilk Türkçü hareket Azerbaycan’da başlamıştır.Abbas Kulu Ağa Bakühanlı, tarihte;Mirza Fethali Ahunzade de edebiyat sahasında ilk sistemli Türkçü çalışmalarda bulunmuşlardı.Rusya’da ilk Türkçe gazete ise1876’da haftalık olarak çıkan Ekinci’dir.Ekinci 1877 yılında kapandıktan sonra Kafkasya’nın idari merkezi olan Tiflis’te Ünsizade Sait ve Celal kardeşler tarafından bir matbaa tesis olunarak Ziya-ı Kafkasya adında haftalık bir gazete yayınlanmıştır.[106] Ünsizadeler teşebbüsünün Türk Milliyetperverliğiyle en büyük alakası,Gaspıralı İsmail Bey’in ilk Türkçe eserlerini basmasıdır.[107]Gaspıralı farklı coğrafyalarda büyük bir Türk kitlesinin parça parça yaşadığını ve bu kitlenin ilim ve medeniyetçe diğer milletlere nazaran geri kaldığını hatırlatmıştır.[108] Gaspıralı,1883’te imtiyazını aldığı Tercüman’da en önemli mesaisi,millete kendi dilinde ilim vermek,Avrupa ilimlerini ve eğitimini,hüner ve sanayini kazandırmaktır.Buradan bütün Kuzey Türklerine yayılacak olan Usul-i Cedit mektepleri doğmuştur.Bu okullarla Batı tarzı eğitim verilmekteydi.Türkler milli lisanını kaybetmemek şartıyla Batılılaşmanın Türk Milletinin hayatını devam ettireceğine inanılıyordu.Gaspıralının prensiplerinden biri de Türk kadınına hürriyet ve erkeklerle eşitlik temin etmek lüzumu olmuştur.[109] Onun Türk Dünyasına bıraktığı asıl önemli miras hiç şüphesiz “Dilde, fikirde,işte birlik” sloganıydı.Bu slogan özellikle açılan yeni mekteplerde uygulanacaktı.İsmail Bey’in umumi dilden kastı ise İstanbul Türkçesiydi.Mekteplerde dil birliğiyle beraber fikir ve iş birliği de öğretilecekti.[110]Bu arada Müslüman Türk dünyasında genel olarak Arap alfabesi kullanılmaktaydı. Özellikle İsmail Gaspıralı’nın gazetesiyle Türk Milleti ortak Arap alfabesi sayesinde, Türkler arasındaki lehçe farkı ortadan kalkıyor,ve dil birliğine doğru hızla geçiliyordu.Bu alfabe böylece Türk Halklarını birleştiriyordu. Bu birliği istemeyen Sovyet İmparatorluğu Kiril alfabesine yönelik, her Türk halkına ayrı bir alfabe düzenleyerek Türk Milletini kendi içinde yabancılaştırma çabasına girişmiştir..[111] Sovyetler Türkleri Rus dilinde eğitim veren okullarda eğitim görmeye mecbur ettiklerinden kendi ana dillerini birçok Türk çocuğu unutmuştur.

Azeri Türkleri Bakü’de Rusya’nın ilk günlük, Türkçe gazetesi olan Hayat’ı kurdular. Bu gazetenin kurucuları: Zeynelabidin Takioğlu, Hüseyinzade Ali Bey, Ahmet Bey Ağaoğlu ve Ali Merdan Topçubaşı oldu. Azerbaycan’da ve Kafkasya’da Türk Birliği için Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Beylerin günlük matbuat çalışmalarıyla çok faydalı olmuşlardı. Bunlar özellikle içinde bulundukları mezhep farklılıklarını ortadan kaldırıcı, Kadının özgürleşmesi ve alfabe sorunları üzerinde çözümler aramışlardır.[112]Şebabettin Mercani, Kazan Türklerine dinden başka, bir de milliyetin var olduğunu ihtar etmiş; Türklük şuurunun uyanması için yoğun çaba göstermiştir.[113]

Batı Türkistan’da Ceditçilik hareketi de Türk dünyası içindeki yabancılaşmaya darbe vuran önemli bir hareket olmuştur. Batı Türkistanlı aydınlar XIX. yy.da Türkistan’ın Rus esaretine sebep olarak cehalet, taassup ve teknolojik geriliği görmüşlerdi. Bundan kurtulmak için, Avrupa teknolojisiyle Türk Kültürünün kaynaştırılması gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Böylece ceditçilik hareketi ortaya çıkmıştır. Hokand Hanı Alim Hanın kardeşi Seyyid Muhammed Hekim Han, Buharalı Abdurreşid İbrahim ve İsmail Gaspıralı gibi önderlerin sayesinde ceditçilik hızla yayılmış. Avrupa tarzında birçok okul Semerkant, Fergana gibi yerlerde açıldı. Bu okullarda Türkçe eğitim verilmiş, Ceditçiler fikirlerini daha iyi yaymak için 1906’dan itibaren çeşitli gazete ve dergiler de çıkarmışlar, dernekler kurarak teşkilatlanmışlar ve Türkistan’ın bağımsızlığı için siyasi mücadelede de bulunmuşlardı[114]

Yusuf Akçura’nın1904’de Mısır’daki Türk gazetesinde neşredilen Üç Tarz-ı Siyaset başlıklı makalesi Türkçülük fikrinin dönüm noktasıdır. Bu makaleyle ilk defa Türk Milliyetçiliğinin siyasetle ilişkisi ele alınmış ve Türkçülüğün, devlet idaresinde de tatbik edilebileceği vurgulanmıştır. O,Osmanlı İmparatorluğunun devamı için ırka dayalı Türk Milliyetçilik siyasetinin uygulanması gerektiğini vurgulamış ve İslamiyet’i Türk Milliyetçiliğinin oluşumunda birleştirici bir unsur olarak görmüştür.[115]O Türkçülük siyaseti sayesinde Anadolu Türklüğü ile Türkistan Türklüğünün birleştirileceğini ve böylece Türklüğün dünyada yeniden söz sahibi olacağını ifade etmiştir.[116]Yine Kazan yöresinde Hasan Ata Abesi, Tarih-i Kavm-i Türkî adlı eseriyle Türk Milletinin bir bütün olduğunu belirtmiştir.

Azerbaycan’da Hüseyinzade Ali Bey, bütün Türklerin Macarların ve Finlilerin birleşmesi gerektiğini savunarak, ilk defa Turancılık çalışmalarında bulunmuştur.[117]Ahmet Ağa ise Avrupa Medeniyeti karşısında ezilmemek için, bütün devlet kurumlarının Avrupalılaştırılmasını ve Türk Milletinin Avrupa Medeniyeti içinde yer almasını savunarak, Türkçülüğün yenileşme hareketlerinde iç içe girmesine ön ayak olmuş; İslamiyet’in yenilenmesi gerektiğini iddia etmiştir.

3.Osmanlı İçinde Türk Birliği Çalışmaları

XVIII. yy.dan itibaren Rus ve Çin işgaline uğrayan Türkistan Türklerinin Türkçülük faaliyetleri, Osmanlı Aydınlarının Türkçülüğe meyletmelerine önemli katkıda bulunmuştur. Kırım Savaşından sonra imparatorluğa göç eden Türklerin gördükleri zulüm ve baskıları aktarmaları, Osmanlı aydınlarında Türk kimliği meselesinin tartışılmasına yardım etmiştir.

Osmanlılar Pasarofça Antlaşmasından sonra hızla Batı Medeniyetine dönmüştür. Lale Devri adı verilen dönemde Batı Medeniyetinden kâğıt, matbaa, lale, itfaiye teşkilatı örneği, çiçek hastalığı aşısı vb. maddi öğeleri almıştır. Bu maddi öğelerden matbaayı Türkler bu makalede görüleceği üzere yüzyıllar önce ilk defa kullanan milletti. Yine kâğıt kullanımını da tarihin ilk zamanlarında Uygurlar kullanmışlardı. Batılılar bu maddi unsurları gerek seyyahlar gerek haçlı seferleri gerekse keşifler yoluyla Doğu’dan almışlar ve geliştirmişlerdi. Türkler de bunları şimdi geri alıyordu. Yani hiç tanımadığı görmediği bir durum değildi. Nitekim Lale Devrinde Batının yerel kültürü de alınmış bu da sapıkça, Türk töresine uygun olmayan faaliyetlere sebebiyet vermiştir. Bu durum da Osmanlı içindeki Türklerin yabancılaşmasına yol açmıştır. Bu yabancılaşmaya sebep olan amiller Patrona Halil ve arkadaşları tarafından ortadan kaldırılmış birçok öğe tahrip edilmişken matbaa beklide hafızalarında bir yerde bulunduğu için hiç tahrip edilmemişti.

Türkçülük hareketlerinin önünü açacak olan 1826 yılındaki Yeniçeri ocağının kaldırılması faaliyeti çok önemlidir. Başta Gazneliler, Büyük Selçuklu, Osmanlı, ordularında imtiyazlı olarak kullanılan gayri Türk unsurlarının orduda imtiyazı böylece ortadan kaldırılıyordu. Bu da yıllardır orduda bile küstürülmüş Türkmenler için umut verici bir durumdu. Diyebiliriz ki bu devrim Türkler arasında yabancılaşmanın ortadan kaldırılması alanında atılan önemli bir adımdı. Nitekim bundan sonra devşirme yeniçeriler Türk hükümdarını değil Türk hükümdarı gayri Türk unsurları kontrol edecektir.

Tanzimatla Beraber Türk ve gayri Türk unsurlar eşit hale getirilmiştir. Islahat fermanıyla ise adeta gayri Türk unsurlar Türklere göre eğitim, ticari, hukuk vb. alanlarda daha üstün duruma gelmişlerdi. Osmanlı içindeki azınlıklar elde ettikleri bu hakları Rusya, İngiltere, Fransa gibi dış güçler yardımıyla elde etmekteydiler. Özellikle Rusya’nın Panislavist ruhuyla balkanlardaki Slavlar üzerindeki aktif politikaları neticesinde Osmanlı içindeki azınlıklar Osmanlıdan ayrılmaya başlamıştı. Bu durum Osmanlı içinde de Türkçülük düşüncesine hızlı bir adım olmuştu. Tanzimatla birlikte Batı Medeniyetinden birçok maddi öğeler alındı. Kılık kıyafette: Pantolon, gömlek, fes; masa, sandalye, hukukta eşitlik gibi birçok maddi öğe Türk coğrafyasına sokulmuştur. Nitekim kılık kıyafet olarak pantolon, gömlek, börk eski Türklerin olmasa olmaz giysileriydi. Yine Hunlar zamanında masa, sandalye kullanımı da mevcuttu. Adalet kavramı ise Türklerin temelini teşkil etmekteydi. Bu gibi maddi değerler Türklerde özellikle Arap ve Fars yerel kültürlerin etkisiyle kullanımı oldukça zayıflamıştı. Araplar gibi çarşafa bürünme, bol elbise giyinme, yerde ve elle yemek yeme alışkanlıkları, hukukta erkek egemenliği prensipleri, suni mezhebe göre hukuk sistemi gibi öğeler hızla Türkler arasında yayılmıştır. Nitekim Tanzimatla beraber Türkler yıllar önce Medeniyetin yön değiştirmesi neticesinde Batıya teslim ettiği Uygarlığın maddi öğelerini geri almıştır. Türkler Medeniyete yaklaştıkça kendine dönecektir çünkü onlar dünya medeniyetinin temellerini atmışlardı. Medeniyeti Türklerden soyutlamak imkânsızdır.

Artık Türkçülük Osmanlı aydınları arasında yayılmaya başlamıştır. Fakat bu dönem Türkçülük hareketleri Kültürel alanda vuku bulmuştur. Bu kültürel Türkçülük faaliyetlerinde Türk Milletinin hakim Millet olduğu vurgulanmış, hece vezninin kullanılması gerektiği ve Osmanlı Türkçesinin, Çağatay Türkçesinin bir kolu olduğu belirtilmiş; Türklerin ilim sahasında da üstün olduklarına ve Farabi, Buhari, İbn-i Sina gibi ilim adamlarının Türklüğüne dikkat çekilmiş; askeri Rüştiye okulları kurularak, buralarda milli tarih esasına göre Türkçe eğitim öğretim yaptırılmış, Türklerin atalarının Hunlar olduğu ispatlanmıştı.[118] Tanzimat döneminde Şinasi’nin Şecerey-i Turki adlı eseri ve Ziya Paşa’nın şiirlerdeki yalın Türkçesi dilde Türkçülüğün başlangıçları olmuştur. Bu akımın duayeni ise Lehçe-i Osmaniye adlı eserin yazarı Ahmet Vefik Paşa’dır. Ahmet Vefik Paşa dil vasıtasıyla çok geniş Türk birliğini görmüş ve göstermiştir.[119] Yine Mustafa Celalettin’inin Fransızca yazdığı Eski ve Yeni Türkler adlı eseri de Türk tarihi açısından önemlidir. Bu eser Avrupa kaynaklarından yararlanılarak, Avrupa usulüne göre yazılmaya çalışılmış ilk eserdir. Bu eserde ilk defa Türk ırkının muazzam rolüne, Türk dilinin diğer dillerden yardıma muhtaç olmayacak derecede zenginliğine, Türk dilinin başka dillere ettiği yardımlara, Asya ve Avrupa’da geniş bir sahaya yayılmış olan Türklerin münasebetlerine, Osmanlı Devleti dahilinde Türklük fikrine kıymet verilmemekten doğan mahzurlara, Müslüman olmayan Osmanlı tebaasını ırki ve lisanî bağlarla Türk kitlesine bağlamak lüzumuna dair görüşler bulunmaktadır.[120]

 

I.Meşrutiyet Döneminde, Vatan ve Millet sevgisi üzerinde durulmuştur. Namık Kemal Vatan ve Hürriyet fikirlerinin tem