"Bir milletin ikbali gençliğinin terbiyesine mevdudur." Layibniç bu sözünde çok haklıdır. Bugünün çocukları, bugünün gençleri yarının kumandanları, idarecileri, kanun yapıcılarıdır. Bugün mazbut bir ahlâk, ilmî bir şuurla yetişen genç, yarın cemiyeti için fena bir uzuv olamaz. Genci, gençliği yetiştirmek bir millet meselesidir.
Yeni Türk cemiyetinde gencin, gençliğin vazifesi nedir?... Ona verilen cephe, gösterilen yollar hangileridir?...
Cumhuriyet memleketinde her şey değişmiştir. Hadiseler daha birçok şeylerin değişmesini emretmektedir. Bu hummalı istihale devrinde Türk gencinin vazifesi nedir? Onun kuvvet ve zekâsı bu değişiklikler karşısında kayıtsız mı kalacaktır?...
Mazinin karanlık günlerini hatırlatmak istiyoruz. Çok uzağa gitmiyeceğiz, hepimiz hatırlarız:
Büyük harpten çok yorgun ve bitik bir hâlde çıkan Türkiye Mondros mütarekesiyle kanlı ve şerefli bir maziyi karanlık ve zelil bir devre bağladı, Türk'ün bükülmez kollarına kahpece zincirler vuruldu. İstanbul'un mahut ve menfur bir zümresi, başta Sultan olmak üzere bu masum ve yorgun millet için en hatıra gelmez hainlikler hazırladılar. İstanbul, Adana, Edirne ve İzmir gibi Türk'ün en can alıcı mafsalları tüyler ürpertecek birer vahşetle alındı.
Evvela Erzurum'da, sonra Sivas'ta Mustafa Kemal Paşa etrafında toplanan "Türk" savaş tarihlerinin göstermediği bir yararlılıkla vurulan zincirleri kırdı, kendi varlığını dünyaya tanıttı. Sultanı ve adamlarını koğarak memlekette cumhuriyet ilan etti. Çok az bir zamanda içtimaî ve siyasi yenilikler yaparak mazinin köhne ve sakat müesseselerini yıktı. Fakat:
İnkılap tamam değildir.
İnkılabın en mühim eksikliği yeni binaya yaraşan; müşterek düşünür, müşterek amel ve aksülamellere malik bir gençlik yokluğudur.
Yeni binanın adı "Cumhuriyet"tir. Temelinde kan ve iman vardır. Biz bu binanın yıkılmayacağına inanmışız. Bizim gözümüzün önünde yapılan bu binanın bazı ustalarında beceriksizlik, kayıtsızlık, yorgunluk vardır. Genç kuvvetlerin yardımına muhtaçtırlar. Ustalar, dülgerler çalışmaktadırlar, fakat bunların mesaisinde ihtisas ve işbölümü yoktur.
Milletimizin yeni doğuşuyla muasırız. Bütün müesseselerimize bakınız bir yenilik, bir acemilik göreceksiniz. Bazıları bu beceriksizliği, bu acemiliği kötü niyetimize, bazıları şarklılığımıza atfetmektedirler. Siyasetimizde, idaremizde, iktisadımızda acemilik vardır.
Bu pek tabiidir. Ahdiatika göre Allah dünyayı yedi günde yaratmıştır. İşte biz Yeni Türkiye'nin daha ilk günündeyiz. Fakat dikkat edelim. Nuh'un tufanları, Firavun'un zulüm ve istibdadı bizim içindir. Her attığımız adım metin olmalı ve bir daha geri dönmemeliyiz. Garbın teşekkül ve tekemmül etmiş cemiyetlerine benzer hiçbir yerimiz yoktur. Garp cemiyetlerindeki ahenk ve inzibattan mahrumuz. İhtisas, iş bölümü, kıymet ve ehliyet mefhumları daha bize ulaşmamıştır. Yeni Türkiye'nin inkişaf ve neşvüneması güçtür. Garp milletlerinde olduğu gibi bizde müşterek hisler kuvvetli değildir. Buna mukabil müfrit bir "bencillik" vardır. Halkın idraki sathan genişlemiş fakat derinlik itibarıyla azalmıştır. Dünün karanlık hükümlerinden kurtulan millî duygularda şuur yoktur. Sevki tabiiye müstenittir.
Bugünün adamlarına düşen vazife, temeli kan ve iman örülü yeni binada oturacak insanları buraya layık bir şekilde yerleştirmektir. Binada oturacak insanların bu binanın en ücra köşesine varıncaya kadar hürmetkar olmaları lazımdır.
Büyük devlet adamları, şöhretli alimler gençlikle meşgul olmuşlar, onu yetiştirmeğe çalışmışlardır. Atina'da Solon, Ispartada Likörg, Yunan sitelerine genç yetiştiriyorlardı, Fransa'da Ansiklopedistler, Almanya'da Fihte, Fransız ve Alman medeniyetlerinin sağlam temellerini gençlerle beraber örmüşlerdir.
Bize lazım olan gençlik bir fırka veya zümre gençliği değildir. Biz fırka ve şahsiyetlerin ebediyetine kani değiliz. Her şeyden üstün, her şeyden önce bir Türkiye vardır. Biz Türk gençliği istiyoruz!...
Teşkilâtı esasiye kanunumuz mükemmeldir. İdare şeklimiz en asrî esaslar üzerine kurulmuştur. Fakat biz bütün bunlara müstahak olabilmek için Ansiklopedistler devrini hiç olmazsa bugün yaşamaklığımız lâzımdır.
Dünyanın her tarafında gençlik bir şahsiyet sahibidir. Bu, nişan, rütbe değildir. Bir kül halinde gençliğin müteradifidir. Kanunlarla, emirlerle bahşolunmaz. Demokrasi en müşkül idare sistemidir. Demokrat idarelerde vatandaşlardan ruhî istikrar, ahlâkî ciddiyet istenir. Ruhî istikrar, ahlâkî ciddiyet olmıyan demokrasiler monarşilerden daha vehim neticeler tevlit edebilirler.
Türk genci inkılâbı benimsememiştir.
Mugalâtaya lüzum yoktur. Biz hâdise ve vakıalara eserleriyle kıymet ve mânâ veririz. Mersin'de mütevazı ve bin türlü mahrumiyetler içinde görünmeğe çalışan bir ışık, münevver Türk gencinin Anadolu'ya karşı lâkaydisinden bahsediyordu. Çok yazık ki bu ışık feryadlarına bir cevap gelmeden söndü.
İtiraf etmeliyiz... Vazifemizi yapamıyoruz. El çırpmakla, yaşa demekle inkılâba karşı borcumuzu ödemiş sayılamayız.
Hangi adsız Türk genci şehirden köye bir damla nur ulaştırmıştır?
Efendimiz olduğunu kanunlarımızla ilân ettiğimiz köylüye her başımız sıkıştıkça koşarız. O ananevî bir tevekkülle bize her şeyini verir? Biz ona ne veriyoruz?...
Demokratik müesseselerde muallim, avukat, doktor, sanatkâr ve gazeteci gibi münevverler millî gayelerin tahakkuku için hükümet kadar faaldirler.
Her şeyi hükümetten beklemek doğru değildir. Biz, bu memleketin sırtında münevveriz diye geçinenler fazileti, şuuru anlayabildiğimiz kadar etrafımızdakilere anlatmak ve onları tenvir etmek mecburiyetindeyiz.
Umumî harpten sonra bütün dünya cemiyetleri şumüllü ve afakî bir surette gençliği hazırlamaktadırlar. Bu hareketlerde hükümetin müzaheret alâkasına ihtiyaç yoktur denemez. Fakat birçok memleketlerde bu heyecan, bu teşekkül halkın içinden doğmuştur. Almanya'da 1923 senesinde bir yüzbaşı etrafında toplanan yedi genç 1931 senesi nihayetinde 600.000 faal sivil asker,on iki milyon taraftar kazanmıştır. Finlandiya da, Polonya da ve bilhassa Çekoslovakya da böyledir. İtalya'da ise devlet bizzat eski Yunan sitelerinde olduğu gibi gençliği kendi sevk ve idaresine almıştır.
Biz her işe şarklılara ait bir heyecanla başlarız. Halk evleri güzel ve heyecanlı bir harekettir. Temenni ederiz ki bu güzel ve heyecanlı hareket şuurlu neticeler vererek, merhum Türk Ocakları'nın son zamanlarında olduğu gibi faaliyeti yalnız Cumhuriyet bayramlarında verilen balolara inhisar etmesin.
Memleketin en mütekâmil gençlik muhiti olan Darülfünun'da talebe cemiyetleri, birlikleri vardır. Bu efendilerin gayesi müderrislerine danslı çay, arkadaşlarına gezintiler tertip etmektir. Evet bunlar da gencin hakkıdır. Fakat yapılacak vazifeler?...
Bize Turkuvaz salonlarında hocalarına kasidekâr nutuklar söyleyen genç lazım değildir. Köye inen, fışkı ve toprak kokularına alışkın nasırlı köylü eli sıkacak, onu bıkmadan dinliyecek genç lazımdır.
Bize yalnız dansetmesini, iyi giyinmesini, kur yapmasını ve âşık olmasını bilen gencin lüzumu yoktur. Bize bugün mesleğinde usanmadan çalışacak, yarın hudutta göz kırpmadan ölebilecek genç lâzımdır.
Bize bir gençlik lâzımdır. Temelinde cehalet, duvarlarında riya, tavanlarında dalkavukluk bulunmasın.
Uygarlık: Yöntemle yapılan ve öykünme aracılığıyla bir ulustan öbür ulusa geçen kavramların ve tekniklerin toplamıdır. Kültür ise yöntemle yapılamadığı gibi başka uluslardan da alınmaması gereken yerel duygulardır.[1]Çünkü kültür: Bir milletin uzun bir tarih içerisinde ortaya koyduğu, geliştirdiği ve tecrübeyle sağlamlaştırıp kesinleştirdiği maddi ve manevi değerler bütünüdür. Bir milletin başına gelebilecek en büyük felaket, milli kültürünü kaybetmesidir. Beş bin yıllık yazılı tarih şu gerçeği çok açık bir şekilde göstermiştir ki, bir millet, ne bir savaşta yenilgi, ne ülkesinin işgali, ne de ekonomik çöküntü sonucunda milli varlığını yitirmiştir; ancak milli kültürünü kaybetmekle tarihten silinmiştir.[2] Uygarlıklar doğudan batıya, batıdan doğuya geçen değişken bir yapıdır. Kültür ise uygarlıklar içinde bulunan yerel değerlerdir. Gelişme göstermek isteyen her millet Uygarlık ürünlerini almak zorundadır. Fakat bunu yaparken o milletlerin yerel öğelerinden sakınması gerekir. Bu olmadığı taktirde millet kendi içinde yabancılaşma sürecine girer. Türk tarihine baktığımızda bu olgunun açıkça tatbikini görebilmekteyiz. Türkler Uygarlığın esaslarını tatbik ederken yabancı yerel kültürleri de maalesef çeşitli sebeplerle öz kültürlerine karıştırmış, böylece de kendi içinde yabancılaşmalara gitmiştir. Bu durum da Türk Milletinin bir araya gelmesinin önünde bir engel teşkil etmiştir. Türkler başta Avrupalıların ve Arapların haksız suçlamalarına maruz kalmıştır. Barbar, Yecüc Mecüc gibi uygarlık dışı yakıştırmalara maruz kalmıştır. Oysaki bu iddialar tamamen gerçek dışıdır. Bunu bize tarihi belgeler ispat etmektedir.Bu incelemede bunları açıkça görebileceğiz.
Türk tarihine bakıldığında genel olarak Türk Milletinin, uzun tarihi boyunca bir defa yurt, bir defa din, iki defa da medeniyet değiştirmiş olduğu görülür. Yurt olarak Orta Asyanın yanında, Anadoluya, din olarak Gök Tanrı dininden İslam dinine, medeniyet olarak ise atlı göçebe Türk Medeniyetinden, önce İslam sonra ise Batı Medeniyetine geçmişlerdir.
Bunlardan atlı göçebe Türk Medeniyetini Hunlar, Göktürkler, Uygurlar; İslam Medeniyetini Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar; Batı Medeniyetini ise Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk Milleti temsil etmiştir.[3]
Türk Kağanları devasa dört
medeniyet arasında Orta Asya büyük kervan yollarının sahibi
olarak dünya ticaretinde büyük fikir cereyanları üzerinde müessir olmuşlardır.
Teşkilatçı faaliyetleri bir asır kadar kültür mübadelelerini
temin etmiştir. Kendileri de maddi kültürün yüksek bir seviyesinde
bulunuyorlardı.[4]Bu
yüksek uygarlığa, uygarlığın maddi unsurlarıyla
beraber kendi öz kültürünü yaşayarak elde etmişlerdi. Bu durumu
biz çeşitli kaynaklardan rahatlıkla algılayabiliyoruz. Bunlardan
biri arkeolojik buluntulardır. Muhtelif kazılarda başta kurganlar
olmak üzere diğer alanlarda birçok maddi unsurlar bulunmuştur.
Bunlar arasında halı, kumaş, renkli keçe aplike örtüler gibi,
hayvan kavgaları ve insan figürleri ile süslü çok zengin tekstil işleri
yanında atlı araba ve çeşitli eşyalar vardı.[5]Bu
kurganlardan çıkan halı ve tekstil işlerinin Hun sanatı bakımından
ayrı bir önemi vardır. Bunlardan bazılarında Ahameniş
sanatı etkileri açıkça görülmüşse de keçe üzerine ince ve
renkli deriler yapıştırmak suretiyle süslenen bir grup tekstil işleri
tamamen orjinal Hun üslubunu belli etmektedir.[6]1974lerde
Alma Atanın
Kurganlarda çıkan elbiselere, kaya resimlerine ve heykellerine bakılırsa, Türklerin kıyafeti bugünkü medeni kıyafete çok yakındı. Erkekler başlarına börk, kadınlar ise börkten başka bürüncük denilen bir baş örtüsü takmaktaydılar.[9]Vücudun üstünde ise gömlekler[10] giyilmekte bunları ise deri ve kumaştan yapılmış pantolonlar tamamlamaktaydı. Ayaklara ise çorap, uzun veya kısa keçeden yapılma ogukdenilen çizmeler[11], hayvan derisinden yapılmış izlikdenilen[12] Türk çarığı ve başak [13]denilen pabuçlar giymekteydiler. Yine kuşaklarla ve kemerlerle sıkılan kaftanlar, kürkten yapılmış paltolar, yağmurluklar, kepenekler de Eski Türklerde kullanılmaktaydı. Yine kış aylarında kullanılan eldivenler, burun temizlemek için mendil[14],el silmek için ise havlu kullanmaktaydılar.[15]
Eski Türk kurganlarından özellikle
kadınların kullandığı çeşitli süs ve süslenme eşyaları:
Küpe, gerdanlık, bilezik, boncuk, inci, tarak(targak) ve ayna (gözüngü)
gibi çeşitli süs eşyaları[16]eski
Türklerin ne kadar Uygar olduğunun bir göstergesiydi.
Eski Türklerde estetik beğeni de çok
yüksekti. Turfanda bulunan mermer yontular bugün yere göğe sığdırılamayan
Yunan mermerlerinden hiç de aşağı değildi.[17]Türkler
görüleceği üzere halıcılıkta çok ileri bir yere
sahiptiler. Keçe, dokuma, kilim, halı bir Türk icadıdır. Her ne
kadar halıcılık çok erkenden İranlı kavimlere geçmişse
de en eski örnekleri Türklüğün yaşadığı sahalarda
buluyoruz. Bugün bu durumu Batılılar bile itiraf etmektedir. Bu halılar
incelmiş garplı ruhuna dahi bir lüks tesiri yapmaktadır. Bu
durumlar Türklerin saklı kalan duygularının ne kadar estetik
zevkine sahip olduğunun bir göstergesidir.[18]
Türk masallarıyla halk şiirlerinin güzelliği de Türklerin güzel
sanattaki başarısının bir göstergesidir.
Eski Türklerde anne, öke; karı, koçu
ve kız çocuk ise kız oğul olarak adlandırılmaktaydı.[19]
Eski Türkler hem demokrat hem de feministtiler. Bu feministlik, Şamanizmin
kadınlardaki kutsal güce dayanmasının bir sonucuydu. Türk
Şamanları, büyü gücüyle olağanüstülükler gösterebilmek için
kendilerini kadınlara benzetirlerdi. Buna karşın Tayonizm inancında
da erkek kutsaldı. Bu iki inanç sistemi Türklerde kadın erkek eşitliğini
beraberinde getirmiştir.[20]
Bir buyruk yazıldığında, Hakan ve Hatun buyuruyor ki diye
yazılırdı. Yine elçiler sağda hakan ve solda hatun
oturdukları bir zamanda karşılandığı gibi, şölenlerde,
kengeşlerde, kurultaylarda, tapınmalarda ve törenlerde savaş ve
barış toplantılarında, hatun da kesinlikle hakanla birlikte
bulunurdu.[21]Kadınların
içtimai durumu da oldukça müsaitti. Yine kadınlar, yarı göçebe kültürünün
özelliklerinden dolayı yerleşik kavimlere nazaran daha iyi bir
haldeydiler. Kadın, çadırda hatta orduda kadının mühim bir
hissesi vardı. Göktürk Kitabelerinde yalnız babanın değil
ananın da tahta çıkışından bahsedilirdi.[22]Yine
Türk töresinde tek eşlilik vardı. Hakanlar ve beyler daha sonra kuma
denilen kadınlar almışsa da hiçbir zaman bunlar Türk töresince
eş olarak kabul edilmemiştir. Bunlardan doğan çocuklar Kağan
dahi olamazdı.[23]Eski
Türklerde kadınlar genellikle amazondurlar. Usta binicilik, iyi silah
kullanma, yiğitlik, Türk erkekleri kadar Türk kadınlarında da
vardı. Kadınlar doğrudan doğruya, hükümdar, kale
koruyucusu, vali ve elçi olabilirlerdi.[24]Eski
Budunlar arasında hiçbir Millet Türkler ölçüsünde kadın cinsine
hak tanımamışlar ve saygılı olmamışlardı.[25]
Türklerde teşkilat fikri de çok erken çağlarda oluşmuştur. Özellikle büyük sürülerin sevk ve idaresi, otlakların önceden bulunup korunması gibi faaliyetler, onları dayanışmaya, işbirliğine daha da önemlisi hükmetmeye ve emretmeye hazırlamış, devlet teşkilatı kurmalarında büyük kolaylıklar sağlamıştır. Türkler çok iyi işleyen idari ve askeri teşkilatlar kurarak tarih sahnesine çıkmışlar; geniş sahalara ve halk kütlelerine hükmetmişlerdir. Bunlardan özellikle, Oğuz Kağanın boy teşkilatıyla büyük Hun Hükümdarı Metenin askeri ve idari teşkilatı, bütün Türk tarihi boyunca ölmezliğini korumuş, devlet kurucularına daima örnek olmuştur.[26] Türklerde askeri teşkilat çok sağlam temellere dayanmaktaydı. Göktürk kitabeleri Türk ordusunu 1250 yıl öncesinde de var olduğunun bir kanıtıdır.[27] Türkler askerliğe özel bir meslek gözüyle bakmamakta adeta her Türk bir savaşçıydı. Türklerde halk ordu, ordu da halk durumundaydı.[28]Mete'nin Tümen kavramını ve ona bağlı kurduğu binli, yüzlü, onlu birlik teşkilatı gerek savaşçılık, eğitim ve kullandıkları silahlar bakımında çağının en modern birlikleriydi. Bu birlikler Hunlardan sonra Göktürklerde de devam etmiştir.
Türklerde alttan üste çıkma kişinin
bilgi ve becerilerine bağlıydı. Özellikle Türk Hükümdarı
bir takım vasıflara da sahip olmak zorundaydı. Bunların başında
cesur, kahraman, bilge ve erdemli olmak gelmekteydi.[29]Türk
Kağanın halkı üzerinde karşılıklı birçok
sorumlulukları vardı. Her şeyden önce Kağan, Türkçe konuşan
ve Türk soyundan olan bütün toplulukları bir devlet çatısı
altında toplamak zorundaydı. Bunu ilk başaran ise Hun Hükümdarı
Mete Handır. Mete, 26 kadar büyüklü küçüklü devleti ortadan kaldırarak
Hun siyasi birliğini kurdu. M.Ö.176 tarihli bir belgede bu durum şöyle
bildirilmektedir: Ok ve yay gerebilen kavimleri bir aile gibi birleştirdim;
şimdi onlar Hun oldular.[30]
Hunlar dan sonra Göktürkler de bu şerefe nail olmuşlardı. Türkler
sadece Türk Birliği ülküsüne değil tüm dünya hâkimiyeti ülküsüne
de sahiplerdi. Bunu Göktürk yazıtlarında rahatlıkla görebiliriz.
Bu durum Göktürk yazıtlarında şu şekilde yansıtılmıştır:
Yukarıda mavi gök, aşağıda kara toprak yaratıldığında,
ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğullarının
üzerinde atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan yükselmişler.
Ustalaştıktan sonra Türk halkının imparatorluğunu ve
kurumlarını yönetmişler. Dünyanın dört bucağında
çok düşmanları varmış, ama ordu ile sefere çıkıp
dünyanın dört bucağındaki çok halkı köle etmişler,
yola getirmişler; onlara baş eğdirmiş, diz çöktürmüşler.
Doğuda Kadırgan ormanına Batıda Demir Kapıya
yerleştirmişler. Öylesine uzak bu iki uç nokta arasında Göktürkler
egemence uzanmışlar.[31]Öyle
ki Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün
batısına, kuzeyde gece ortasına kadar bütün millet Göktürklere
tabi oldu.[32]
Bu düşünce İslam sonrasında da devam ede gelmiştir.
Nitekim dini yönü taassup dereceye varmasına rağmen II. Bayezıtın
ünvanlarından biri de Zillullahi fi Âlem yani Tanrının yeryüzündeki
gölgesiydi.
Türk kağanı halkına refahı
da sağlamak zorundaydı. Nitekim bu durum Orhun abidelerinde belirtilmiştir.
Türk Kağanı gece gündüz çalışarak aç milleti doyurmuş,
çıplak milleti giydirirmiş, fakir milleti zengin yapmış, az
milleti de çok kılmıştır.[33]Bütün
bunları da gece gündüz uyumadan büyük uğraşlarla yapıyorlardı.
Çünkü Türk kağanı da törelere uymak zorundaydı. Bu görevleri
yapmayan Kağan Türk töresi doğrultusunda Kut taplamadı
denilerek görevden alınmaktaydı.[34]
Türkler bilindiği gibi önceleri
Şaman Dinine mensupken sonraları hızla Gök Tanrı inancına
geçmiştir. Gök Tanrı inancında Tanrı tıpkı islamın
Allahı gibi ezeli ve ebedi, kadiri mutlak her şeyin yaratıcısıydı.[35]Nitekim
Orhun yazıtlarında da Tanrı her şeyin hâkimi olarak görülmekteydi.
Tanrı buyurduğu için kağan oturulduğunu, milletin neslinin
yürüdüğü, savaşların kazanıldığı,
kaybedildiği ifadelerine bolca rastlanmaktadır.[36]Bu
benzerlik Türklerin İslam dinini kolaylıkla benimsemesine yol açtı.
Bu inancın yanı sıra Türkler Budizm, Maniheizm, Hristiyanlık,
Yahudilik, dinlerine de azda olsa meyillenmişlerdir. Genel olarak bakıldığında
İslam dini hariç diğer dinler Türk kimliğinin muhafazasında
oldukça tahripkar olmuştur. Mani dinini seçen Uygurlar dinin hoş görü,
savaşmaktan kaçınma, et yememe gibi özellikleri nedeniyle kısa
sürede Türklük özelliklerinden uzaklaşmışlar ve siyasi yönden
de Çin hâkimiyetine girmişlerdir. Bu din göçebe Türkler arasında
pek fazla yayılmayıp saray ve yerleşik halkın dini olarak
kaldı.[37]Yine
Bulgar Türkleri Hristiyan olduktan sonra hızla Türklük kimliklerinden
uzaklaşmışlardı. Diyebiliriz ki İslam, Türklüğün
kalkanı olmuştur. Zaten Türk Milleti Gök Tanrı inancına
yakın olan bu yeni dini çok kolay benimsemişti. Hatta Gök Tanrı
inancının Tanrısını, İslam dininin Allahından
ayırmamışlar ve bu kelimeyi kullana gelmişlerdir.[38]
Türklüğün dil tetkiklerinden tespit
edilen ana yurdunda doğan ve oradan benzer muhitlere dağılan kültürü
atlı göçebe kültürüdür. Bu kültür Türklerin bir buluşudur bu
nedenle Türkler için atlı kavimler de denilmiştir.
[39]Söylenebilir
ki Türk olduğu şüphesiz bütün fatih kavimler, tarih sahnesindeki
ilk zuhurlarında bu kültüre sahiptiler.[40]
Bu atlı göçebe hayat tarzını göçebelerle karıştırmamak
lazımdır. Hakiki göçebe ne şehre girebilmiş ne de atlı
kültür seviyesine çıkabilmiştir.[41]Yine
göçebe toplumlarda ekonomi toplayıcılığa yani tüketime
dayanırken Türklerde ise hayvancılığa bir başka değişle
üretime dayanıyordu. Yine Göçebe toplumlarda teşkilat daha doğrusu
devlet fikri mevcut değilken Eski Türklerde ise devlet fikri pek erken çağlarda
doğmuş ve gelişmiştir.[42]
Bu kültür at ve koyun, demircilik ve akıncılık üzerine inşa
edilmiştir. Türkler özellikle demircilikte çok ilerlemişler ve
bunun sonucunda da çok iyi silahlar yapmışlardır. En erken çağlarda
icat ettikleri üzengiler sayesinde savaş alanlarında atları bir
araba gibi kullanabilmişlerdir. Bu da onlara birçok zafer kazandırmıştır.
Nitekim at adeta Türkün kanadı olmuştur.[43]Bazılarının
dediği gibi Türkler medeniyetsiz kalmış bir millet asla değildi.
Avrupanın karanlık devirlerinde bile cihanşümul bir medeniyet
fikri ve görgüsüne sahip olduğu açıkça görülmektedir.[44]Türkler
akınlarını genellikle Çin üzerine yapmaktaydı. Çinliler
kendilerinden çok az olan bu millete karşı tedbirler almak zorunda
kaldılar. Bu tedbirler savunma alanında ve reform alanında olmuştur.
Çin Çao Krallığı Hun akınlarını durdurabilmek için
MÖ. 214 yılında,3000 km uzunluğundaki Çin Seddinin yapımına
başlamıştır. Çinlilerin bir başka tedbiri de teşkilatlarında,
giyimlerinde, silah ve eğitimlerinde Hunları taklit etmeleri olmuştur.
Çin yıllıklarındaki kayıtlara göre bu durum şöyle
gerçekleşmiştir: Önce Çin ordusundaki manevra kabiliyeti sınırlı,
ağır savaş arabaları hizmetten kaldırılmış.
Sonra, yerine Türklerin ki gibi manevra kabiliyeti yüksek ve son derece süratli
atlı birlikler teşkil olunmuştur. Bundan başka askerlerin üzerindeki
hareketi engelleyen ihram gibi az dikişli ipekli uzun elbiseler çıkarılmış
ve bunların yerine Türk pantolonları, çizmeleri ve başlıklar
giydirilmiştir; beller de Türk kemerleriyle sıkıştırılmıştır.
En son olarak da Çin ordusu Türk silahlarıyla donatılmış
ve Türklerin tarzında eğitimlere başlamıştır. Bu
tedbirler sonrasında Çinliler Türk akınlarına karşı
başarılı olmaya başlamışlar ve Türklerin
yenilmezliği inancı yıkılmaya başlamıştır.[45]
Bunlar dışında Han sülalesi
devri Çin Sanatını zenginleştiren atlı göçebe sanat
unsurlarının Hunlar vasıtasıyla çok evvel Çine ithal
edildiği de anlaşılmaktadır.[46]Bu
etkilemenin karşısında Türkler Çinlilerden de etkilenmiştir.
Türkler komşu medeniyetlerle girmiş
olduğu ilişkilerle çağın gelişimine ayak uydururken
maalesef o medeniyeti yaşayan milletlerin yerel kültürünü de benimseme
girişiminde bulunmuştur. Bu durum da Türklük için çok kötü olmuştur.
Türkler kendi öz kültürünü koruduğu müddetçe kimliklerini muhafaza
etmiş aksi denemelerde maalesef büyük sancılar çektiği gibi
hatta kimliklerini bile kaybetmişlerdi. Bunun ilk belirtileri de Çinliler
karşısında görülmüştür. Türk Beyleri bazen milli örf
ve adetlerinden uzaklaşarak kendilerini Çin medeniyetinin şaşaasına
kaptırmışlardı. Mesela Hun hükümdarlarından Ki-ok(M.Ö.174160),
Çin elbise ve yemeklerinden çok hoşlanmaya başlamış, bu özentide
o kadar ileri gitmiş ki veziri onu uyarmak zorunda kalmıştır.
Bu uyarı Türk Milleti için bugün dahi çok önemli birer derstir. Vezir
şu sözleri söylemiştir: Bütün Hunların sayısı,
Çinin bir sınır eyaletininkine bile eşit olamaz. Halbuki (Nüfusun
çokluğu bakımından) Çin çok güçlüdür. Ayrıca Çinlilerin
elbiseleri ve yemekleri (bizimkinden) tamamen farklıdır. Şimdi.
Hun hükümdarı örf ve adetlerini değiştirmek ve Çinlilerin
kullandığı elbiselerini ve yiyecek maddelerini almak isterse,
Hunların tamamen Çin etkisi altına girmesi için, onları ürünlerinden
onda ikisini elde etmesi yetecektir.[47]
Bu özenti arayışı Göktürk
Devletinde de olmuştur. Türkler Kendi kültürlerinden taviz verdikleri an
çok kötü durumlara düşmüşlerdi. Kültürlerine sahip çıktıkları
an yeniden dirilmişlerdi. Nitekim Göktürk yazıtlarında bunu açıkça
görebiliriz. Bilgisiz, korkak kağanlar tahta çıkınca Çinin
tatlı dili ve kurnazlığına aldanmışlar kendi
aralarında hasımlıklar vuku bulmuş bunun sonucunda ise
imparatorluk dağılmıştı. Beylerin oğulları Çin
halkına köle kızları ise cariye olmuştur. Türk Beyleri Türk
ünvanını bırakıp Çin soylularının ünvanlarını
almışlardır. Elli yıl bu durum sürmüştür.[48]
Daha sonra bu durum Türkler arasında sorgulanmış ve Çine karşı
bir düşmanlık havası doğmuş bu durum da yeniden Türklüğün
şahlanışı olmuş ve İlteriş Kağan önderliğinde
bağımsız olunmuştu.[49]
Fakat bu özenti merakı sürmüştür.716734 yıllarında kağan
olan Bilge Kağan ülkesini madden ve maneviyen kalkındırmak için
Çinden örnekler alarak reformlar yapma düşüncesine kapılmıştı.
Bu düşüncelerinden birisi ise, surlarla çevrilmiş şehirler ve
kaleler kurup Türk toplumunu yerleşik hayata geçirmekti. Onun başka
bir düşüncesi de Göktürk ülkesinde Budist ve Taoist tapınaklar
kurup, bu din ve felsefeleri Türkler arasında yaymaktı. Fakat onun
danışmanı Tonyukuk bu düşüncelere şiddetle karşı
çıkmıştı. O,Türklerin konargöçer olmalarının
getirdiği askeri gücü sayesinde Çine karşı koyabildiklerini
belirttikten sonra bu geleneklerin terk edilmesi halinde Türklerin Çin
hakimiyetine kolaylıkla gireceği uyarısında bulunmuştur.
Yine Budist ve Taoist tapınaklarda hoşgörülük, uysallık telkin
edildiğini bunun da Türklerin savaş gücünü yok edeceği uyarısında
bulunmuştur.[50]
Bu yabancı kültür merakı
Uygurlarda daha da fazla olmuştur. Uygur Kültürü Çin, Kitay, Tibet ve
Moğol istilaları nedeniyle yabancı tesirlere daha fazla açılarak,
daha kozmopolit bir şekil almıştır.[51]
Uygurlar bulundukları coğrafyadan dolayı diğer medeniyet
kaynaklarıyla girdikleri ilişkiler sonrasında çok gelişmiş
medeniyet ürünleri verdi. Hindistandan gelen Budizm, İrandan gelen
Maniheizm inançları onların hayatına hâkim olmuştur. Bu
dinlerin yanında Suriyeli rahipler ve Sogdların tavassutuyla
Hristiyanlık, X.yüzyılla Orta Asyaya giren İslam dini de
Uygurları etkilemiştir.[52]Bu
dinlerden ilk ikisi Uygur Medeniyetini şekillendiren ve diğer Türk
unsurlarından yabancılaşmasına en büyük amil olmuştur.
Uygurlar Medeniyetin maddi öğelerini almakla çok yüksek bir medeniyet
seviyesine çıkmış, yerleşik hayata geçmiş çok önemli
sanat eserleri vermiştir. Kâğıt ve Matbaa Uygurlarca kullanılmaktaydı.
Matbaanın mucitleri Gutenberg ve Coster değildi. Onlar bunu sadece
geliştirdiler. Nitekim İngiliz Carterin de belirttiği gibi:
mevcut en eski matbaa hurufatı Uygur dilinde olup Türkçedir. Matbaanın
daha evvel Çinlilere malum bulunduğu iddiası da Çin efsanesinden başka
bir şey değildir.[53]
Blok usulü tabın Batıya yayılmasında en büyük rol
Uygurlarındır. En eski müteharrik matbaa tipi Uygurlardadır.[54]
Avrupalılar Uygur medeniyetinden sadece matbaa noktasında etkilenmemişlerdi.
Sadece Turfan havalisinden 130 küsür sandık kitap, ince deri ve kâğıda
yazılmış yazı, heykel, minyatür, resim vs gibi Uygur
eserlerin Avrupalılarca götürüldüğü bilinmektedir.[55]
Bunların tetkik edilmesi Türk Milletinin daha X.yy.larda da ne kadar
medeni olduğunu gösterecektir.
Fakat bu maddi öğelerin yanında
öz kültürüne karşıt unsurların yerel kültürlerini de sokma
faaliyetlerine girişmişlerdir. Bu durum da kısa sürede Uygurların
Çin hakimiyetine girmelerine yol açmıştır. Yeni dinlerinin öğretileri
gereği et yememe, hoşgörü adı altında savaşma isteğinin
kırılması gibi faaliyetler de Uygurların kısa süre içinde
Çin hakimiyetine girmesine yol açmıştır.
Dil bir milletin en önemli kalkanıdır.
Dilinden taviz veren her millet yok olmaya mahkûmdur. Nitekim bunu Çin
hakimiyetini sağlayan Choularda açıkça görmekteyiz. Bu Türk
kavmi Çinin yerel kültürünü benimsemekle beraber dilini de alınca hızla
Türk Dünyasında yabancılaşmış az sonra da yok olup
gitmiştir. Bu örnek dilin Türk Dünyasındaki önemini açıkça
göstermektedir.
Türkler kullandıkları dilleri yaşam
tarzlarından dolayı yazıya dökme noktasında pek istekli
olmasa da Göktürk ve Uygur alfabeleriyle abideleştirmelere de gitmişlerdir.
Bu kalıntılardan anlıyoruz ki Türkçe, tek bir kaynaktan çıkmış,
bütünüyle orijinal ve başka dillerle akrabalığı olmayan müstakil
bir dildir.[56]Türkçe
Ural Altay dil ailesinin Altay dil grubu içerisindedir.[57]
Türkçe en eski metinlerde bile ahenkli temiz ve güzel bir dildi. Göktürk
yazıtlarındaki gelişmiş yazı sistemi ve anlatılan
olaylar itibariyle Türk yazı dili miladın ilk asırlarına
kadar götürülür.[58]Göktürk
kitabelerinin dili, kuvvet ve destani kahramanlık saçıyor.
Uygur eserlerindeki dil ise işlenmiş, din felsefesinin en mücerret mefhumlarını açık Türkçe ile ifadeye muktedir bir haldedir. Buda dini Türk kültürü ve dili için bir korku yaratmışsa da Bunun farkına varan ve Buda tapınaklarını yıktıran Türk büyükleri çıkmıştır. Bu yüzden Budalık Türklüğe çok ziyan verememiştir.[59]
Araplar, Karlukların yardımıyla
751de Talasta Çinlileri yendikten sonra Türk-Arap ilişkileri olumlu
yönde artmıştı. Nitekim bu savaştan sonra Araplar Pamir
Havalisine ve Tanrı dağı ana silsilelerine kadar olan saha Arap
hakimiyetine girdi[60]
ve İslamlaşmaya başladı. Buhara ve Semerkant birer İslam
sanat merkezleri haline geldi. İslam dini adeta Türk kimliğinin
kalkanı olmuştur. Maniheizm, Budizm, Hristiyanlık, Musevilik
dinini kabul eden Türkler bugün yok olmuşlarken İslam dinini yaşayan
Türkler halen ayaktadırlar. Türk Dünyası İslam Dünyasına
maddi gücünü verip onu rahatlatırken ondan manevi güç alarak kendini
dengelemiştir. Türkler adeta İslamda kendilerini bulmuş ve
onunla kader birliğine gitmiştir.[61]Selçuklular
özellikle Bağdatta halifeyi Büveyhiler ve Fatımilerin
teyakkuzundan kurtarmış, Haçlıların saldırılarına
karşı da İslam dünyasına kalkan olmuştu. Yine Osmanlılar
İslamı Avrupaya taşımış yani Türkler İslamın
kılıcı da olmuşlardır.
Mete zamanında oluşturulan Tümen,
Binbaşı, Yüzbaşı, onbaşı gibi teşkilatlanmalar,
İslamiyet sonrasında otağ, hayl, on otağ gibi değişikliklere
uğramış[62],orduda
Türkmenler pasivize edilerek gulamlar kullanılmış. Türkmenler sırf
bu yüzden küstürülmüş, devletlerin kurucu unsuru olmalarına rağmen
adeta başıbozuk, devletin başına dert açanlar olarak algılanmışlardır.
Bu durum Gazneliler, Büyük Selçuklu, Osmanlıda su yüzüne çıkmışsa
da 1826 yeniçeriliğin kaldırılmasıyla bu anlayış
zayıflamış Türk milleti temelleri üzerine kurulan Türkiye
Cumhuriyetinin askeriyesinde ise tamamen değiştirildiği gibi Mete
zamanındaki teşkilata dönülmüştür.
Türkler İslam dininin özelliklerini
alırken çok büyük bir yanılgıyla başta Arapın ve
Acemin yerel kültürünü de almıştır. Arapça, Farsça, kılık
kıyafette özentiyle kara ve beyaz çarşafa bürünme, uzun bol
elbiseler giyme, kadını ikinci sınıf olarak telakki etme,
yer sofrasına geçme, yemekleri elle yemek gibi Arap kültürünü de
İslamın öğretisi sanarak alması Türk Kültürü açısından
oldukça tahripkâr olmuştur. Arapça ve Farsça hayranlığı
artmış adeta bütün Müslüman Türklüğünü esir almıştır.
Bu durumun sebeplerinden biri din kitaplarının ve ibadetin Arapça
olmasından kaynaklanmaktadır. Yeni Müslüman olan Türk Milletinde başta
din adamları ve yönetici kesim Arapçanın kutsaliyetine inanmışlar
ve hem dilde hem de alfabede Arapçayı kullanmaya başlamıştır.
Türk Dünyasında Arapçanın ibadette bir ortak kullanımı
varsa da dinin sadece manevi hazzını hissedebilme gibi dezavantajı
da vuku bulmaktadır. Bu noktada din kitaplarının ve hutbelerde
vaizlerin Türkçe olması gerekmektedir. Bir ulus din kitaplarını
okuyup anlayamazsa, doğaldır ki dinin gerçek yönünü öğrenemez.
Konuşmacıların, vaizlerin ne söylediklerini anlamadığı
sürece de tapınmalarından hiçbir zevk alamaz. İmamı Azam
bildirdiğine göre namazdaki sureler bile ulusal dille okunabilmektedir.
Çünkü tapınmadan duyulacak dinsel coşku ancak okunacak duaların
tümüyle anlaşılmasına bağlıdır.[63]Türkler
İslamiyete: İlahi, Mevlit-i Şerif, Tekkelerdeki Türkçe
zikirlerle kendinden bir şeylerle İslamın uygulanışı
noktasına yerel zenginlik katmıştır. Bu noktada Kuran okuma
dışında Kuranı Kerimden sonra ve gerek tapınmalarla törenlerden
sonra okunan duaların, hutbelerin, Türkçe okunması gerekir.[64]
Türk İslam devletlerinden Gazneliler, Selçuklular ve Karahanlılarda
bu durum belirgindi. Buna rağmen halk ise Türkçeyi konuşmaya devam
etmiştir.
Bu etkide zorlama da olmuştur. İslam
tarihçilerinin de anlattıklarına göre:Türklerin tapıncakları
yıkıldı. Bilginleri öldürüldü. Kitapları yakıldı.
İslamlığa pek büyük hizmet yapmış olan Afşin
Türkçe kitap okuduğu için ölüm cezasına çarptırıldı.
Böylelikle Türk kültürüne ve Türk diline korkunç bir yumruk indirilmiş
oldu. Herkes Arap gibi konuşmaya, Arap gibi düşünmeye zorlanıyordu.[65]
Türk, Fars ve Arapların yaşadığı
bölgelerde kurulmuş olan Türk İslam Devletlerinde halk kendi dilini
konuşmuşken Devletin ricali ise edebiyat dili olarak Farsça, bilim
dili olarak da Arapça kullanmışlardır.
[66]Bu
durum aydın geçinenler, bazı din adamları ve yöneticiler arasında
uygulanmışken halk arasında rağbet görmemiştir. Bu
farklı dil özentisine karşı Türkler arasında birçok
tepkiler de doğmuştur. İslam Medeniyetine girince Türk dili Arapçadan
etkilenmiş bu etkilenme o kadar büyük oldu ki öğretim dili bile
Arapça oldu.[67]
Yine Fars Edebiyatının taklit edilmesiyle Farsça kelime ve kurallar
da Türkçeye girdi.[68]Buna
tepki olarak asırlar boyunca Türkçü faaliyetlerde bulunulmuştur.
Divanı Lügat it Türk isimli eseri ile Arap Kültürüne ilk karşı
koyan XI. yy.da Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügatit Türk adlı
eserinde Türkçenin Arapça kadar üstün olduğunu Türkçenin öğrenilmesi
ve korunması gerektiğini vurgulamıştır.[69]
XI.Yy. da Yusuf Has Hacipin yazdığı Kutatgu Biligle de Türk
devlet siyasetinin temelleri ortaya koyulmuştur. XII. yy.da Fahreddin Mübareşahın
yazdığı Şecere-i Ensabda Türklerin diğer
milletlerden üstün oldukları belirtilmiştir.[70]Karaman
oğlu Mehmet Bey ise Selçuklu Şehzadesini başa getirtip vezir
olduktan sonra ilk icraatı dil alanında olmuştur. O,Divanda,
dergahta, bargahta, mecliste ve mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil
kullanmayacaktır[71]emrini
vermiştir. Bu Türkçenin kısa bir süre nefes almasına yol açsa
da kısa süre sonra Mehmet Bey iktidardan düşecektir. XV. yy.da da
Ali Şir Nevai Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu ispatlamaya çalıştığı
Muhakemetül Lügateyn adlı eseri yazdı.
XVII. yy.da Ebul Gazi Bahadır Han,
Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terakime adlı eserleriyle Türkistan
Türklerine milli tarihlerini hatırlatmış; Vani Mehmet Efendi,
Arap hayranlığı duyan kozmopolit medrese zihniyetine karşı,
Türklüğü şiddetle savunmuştur.[72]
XVIII. yy.da Konyalı Üveysi, Osmanlı idari mekanizmasındaki Türk
olmayanların tasfiyesinin gerekliliğini vurgulamış devletin
tamamen Türkleşmesi fikrini ortaya attı.[73]
Osmanlı ise Türkü adeta unutmuş buna ek olarak da Türkçeyi
de unutmuştur.[74]Osmanlı
Devleti kendine yabancı kültürleri aldıkça kendi içinde yabancılaşmış,
temeli olan Türkmenleri adeta hor görüp aşağılamaya başlamıştı.
Bu devirlerdeki Türkçülük faaliyetlerine rağmen zaman, zaman Türk
kelimesinin hakaret kastıyla ve aşağılayıcı bir
şekilde kullanıldığı ve bunun Etrak-ı bi idrak cümlesiyle
formüle edildiği görülmektedir.[75]
Örneğin Osmanlılar yerel kültür öğesi olan Türkçeye dışarıdan
aldığı yabancı yerel dilleri kendi kültürlerine ekleyince
Osmanlıca denilen çok farklı bir dil oluşmuştur. Bu dil bırakın
tüm Türk Dünyası içindeki yabancılaşmayı, kendi sınırları
içindeki Türk unsurları arasında da yabancılaşma yaratmıştır.
Öz kültürü gereği Türkçe konuşan halk ricalin dilini anlayamaz,
gazete, dergi okuyamaz hale gelmişti. Bu da Osmanlı içindeki Türkler
arasında bir birine yabancılaşmış sınıflar
yaratmıştır.
Türkler yakın Doğuya
geldikten sonra eski medeniyetlerinin özelliklerinden bir kısmını
unuttular, başka inanç ve telakkilere sahip oldular.[76]
Türkler İslamlaştıktan sonra Arap ve Acem kültüründen bir
etkilenmeyle kadını ikinci plana atmaya başladılar.Bu süreç
birden olmamıştır.Nitekim Kaşgarlı Mahmutun yazdığı
Divan-ı Lügatid Türkten bunu anlıyabiliriz.Bu eserde kadınlar
halen altın üzük,[77]görklüm
gibi güzel ifadelerle anılmaktaydı.Bununla beraber kadın artık,
oxşagu yani oyuncak gibi bir meta olarak da algılanmaya başlanmıştır.[78]Yine
Türk kadını İslamın örtünün emrine bürüncük
denilen bir baş örtüsü ile itaat etmiştir. Daha Arapın kara
ve beyaz çarşaflı ve peçeli yerel kültürünü almamıştı.[79]Türklerdeki
kadına verilen değer maalesef hızla düşecektir. Çok vakit
söz söylemekten ve cemiyet hizmetlerinden de mahrum bırakılmıştır.
Kuranda kadına bazı sureler ehemmiyet vermişse de bu tatbik sahasında
Araplarca tam uygulanmamış, kadının yüzü peçelenmiş,
dış âlemle alakası kesilerek, hareme kapatılmıştır.
Türk kadınlığı da cemiyette lüzumsuz bir unsur, süs eşyası
derecesine indirilmiştir.[80]
Türkler daha sonra da birden fazla kadınla evlenmeyi farz telakki etmiş
ve bu anlayışı da pek de yaygın olmamak üzere uygulamışlardı.
Oysa İslamda birden fazla kadınla evlenmek emir veya farz olmayıp
sadece bir müsaadedir.[81]
Türk kadınının ikinci
plandan kurtarmak için Türk dünyasında önemli çalışmalar başlatılacaktı.
Bu tepkiler önceleri Osmanlı sınırları dışında
gerçekleşmiştir. Rusyada Türk kadın hareketinin en önemli
destekleyicileri Gaspıralı İsmail Bey, Hasan Bey Zerdabi Melik ve
Avukat Ali Merdan Topçubaşı olmuşlardı. Kadın erkek eşitliğini
sağlama çabası Duma meclisindeki Türk temsilciler arasında
1906lı yıllarda kadın erkek eşitliği tartışıldığı
gibi kadına seçme ve seçilme hakkı talep edilmiştir.[82]Osmanlı
içerisinde ise kadın hakları özellikle Türk Ocakları ekseninde
yürütülmüştür.
Türkler Edebiyatlarında, İslamdan
sonra baskın oranda bir Fars etkisine maruz kalmışlardır.
Eski Türklerin, ölçüsü, hece ölçüsüydü. Sonraları Çağatay
ve Osmanlı şairleri öykünme yoluyla İranlılardan aruz ölçüsünü
aldılar. Bu durum da aruz ölçüsüyle hece ölçüsü ikiliği oluşturdu.
Birincisi seçkinlerin ikincisi ise halkın ezgili söyleme araçları görünümü
yarattı.[83]Dede
Korkut, Âşık Kerem, Şah İsmail, Köroğlu, Yunus Emre,
Karacaoğlan, Dertli, Karagöz ve Nasrettin Hoca gibi öz Türkçe eserler
edebiyatımızın çok değerli hazineleridir. Bunlar Türk Dünyasının
ortak edebiyat ürünleridir. Bir Yunus Emreyi bütün Türklük rahatlıkla
anlarken bir Tursun Beyin Tarih-i Ebul Feth adlı eserini Anadolu Türklüğünde
bile anlayan çok azdır. Bu nedenle edebiyatımızın bu örneklerinden
ne kadar yararlanılırsa o kadar ulusallık kazanılmış
olur.[84]
Türkler bozkır medeniyetinin sanat ürünlerini
verirken İslamla birlikte edebiyatta dil bakımdan zaafa uğramışsa
da mimari açıdan ve el zanaatları noktasında çok önemli
eserler vermişlerdir. Camiler, kervansaraylar, türbeler, kümbetler vb.
İslam inşaları Türklerin elinde bir başka lezzet bulmuştu.[85]
Türklerin müzik anlayışı
ise tamamen halk ezgilerinden oluşmaktaydı. Bu ezgilerin de Türk Dünyası
içinde ortak bir payda da buluşması lazımdır. Fakat Osmanlıda
oluşturulan musiki, daha sonra oluşan opera yabancı kültürlerin
bir öğesi durumundadır. Nitekim bütün dayatmalara rağmen Türk
halkının opera dinlememe isteği de halkın kendi müziğine
olan estetik bağından ileri gelmektedir. Dans, mimarlık, süslemecilik,ressamlık,hattatlık,
marangozluk, demircilik, çiftçilik, boyacılık, çuhacılık,
halıcılık, kilimcilik vb. zanaatlar Osmanlı ileri gelenleri,
bedeni ilgilendiren ya da elle yapılan bu işleri basit saydığı
için halka bırakmıştı. Bu nedenle bu işler daha arı
kalmıştır. Fakat Tanzimatla birlikte Avrupadan gelen
fabrikasyon ürünleri bu el zanaatlarımızı da gözden düşürmüştür.
Bu nedenle yapılması gereken en önemli uğraş bu
faaliyetleri yeniden canlandırarak ulusal sanata dönmek olmalıdır.[86] Nitekim
Türk milleti çok ince sanat zevkline sahip olduğunu Göktürk
kitabelerindeki sanatsal anlatımla ispat etmiştir. Fakat daha sonraki
tarihlerde Fars ve Arap etkisi sanatımızı bozmuşsa da halk
edebiyatımız bakir kalmayı başarmıştır. Halk
şairlerimizi küçük görenlere en güzel cevabı tanınmış
Fransız edibi J.Cocteau vermiştir.Her yerde şiiri aradım,
onu Türkiyede buldum.[87]
Müslümanlığı kabul eden ilk Türkler kendilerini yeni dinleriyle tamamen özdeşleştirdiler ve kendi ayrı Türk geçmişlerini şaşılacak bir hızla ve tümlükle unuttular.[88] Karahanlılar ve Memluklular zamanında başlatılan Araplaşma süreci Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklularında Horasanlaşma denilen bir çizgiye itilmiş, Farsileşmeyle de Türk Kültürünün devreden çıkarılmasına neden olmuştur. Osmanlılarda bu Horasanlaşma daha derinden uygulama alanına aktarılmış, Türk insanı milli benliğini, değerler sistemi ve kendinde kendini arama ve bulma cehdine yönelik tüm özgüvenini Devşirmeleşme uğruna kaybetmiştir.[89]Bernard Levisin çok yerinde tabiriyle Osmanlı, İslamlığı kabul eden uluslar arasında hiç biri, kendi ayrı özdeşliğini İslam ümmeti içinde eritmekte, Türklerden daha ileri gitmedi. Onlar Türk ile Türk olmayan arasına hiçbir ırk engeli koymadılar. Osmanlı da tarih anlayışı da İslamın başlamasıyla özdeşleşmiş, Türklerin ve Türkiyenin İslamlık öncesi tarihine ise hiç bir ilgi gösterilmemiştir.[90]Selçuklular ve Osmanlılarda gerçekten çok güçlü bir Ümmetçilik anlayışı oluştu. Bu anlayış o kadar güçlüydü ki kavmini tanıma ve sevme duygusunu bünyesinde eritmişti. Oysaki İbni Haldun, ünlü tarih felsefesi Mukaddimede kavimleri ayakta tutan bağın asabiye olduğunu açıklıyor, asabiyesini kaybeden her toplumun yıkılmaya mahkûm olduğunu belirtiyordu. Osmanlılarla aynı dine mensup olan Fars ve Arap Milletleri dayanışma ve milli benlik duygusunu hiç kaybetmemiş ümmetçi anlayışa da yönelmemişlerdi.[91]Osmanlının uygulamış olduğu bu tarz islamca da onaylanmamaktaydı.[92]
X.yy.dan itibaren Müslüman olarak İslam
dünyasına giren Oğuzlara Türkmen denilmeye başlanmıştır.
Bundan sonra gittikçe yerleşip yaygınlaşan Türkmen adı
XIII. yy.dan itibaren tamamen Oğuz adının yerini almıştır.[93]Anadolu
Selçuklarında bu durum değişik anlam kazanmıştır.
Yerleşik hayatı yaşayanlar Türk,konar göçer hayat yaşayan
kütleler ise Türkmen olarak anılmaya başlamıştır.
Bu anlayış aynen Osmanlıya da geçmiştir.[94]
Türkler yabancı din mensuplarına karşı hoşgörüyle
yaklaşmış bu anlayışı da hangi dinde olursa olsun
tatbik etmişlerdi.[95]Fakat
bu durum Osmanlılarda değişmiştir. Bu değişme
kendi inanç sisteminde olmuştur. Yani İslam içindeki Kızılbaş
Türklerin yabancılaştırılmaları meselesi doğurmuştur.
Bu yabancılaştırma Cumhuriyet Türkiyesiyle ortadan kaldırılmaya
çalışılmışsa da halen bu yabancılaşma süreci
mezhep kaygısından dolayı sürmektedir.
Osmanlı mahkemelerinde şeriye ve
bütün hukuki sorunlar Hanefi fıkhına göre çözülmekteydi.[96]Bu
durum da birçok Kızılbaş Türkmenin dini inançlarının
önemsenmemesi sonucunu getirmiş ve sonuçta yabancılaşma artmıştır.
Türkmenler Selçukluların kurulmasından sonra ordudan tasfiye edilmiş
ve bunun sonucunda da küstürülmüşlerdi. Bu durum Osmanlıda da sürecek
adeta Türkmenler için kaba cahil tanımlamaları yapılacak mezhep
farklılığı bahanesiyle fetvalar alınıp gayri Türk
unsurlarla birlikte birçok Türkmen öldürülmüştür. Bu da Türk dünyası
içerisinde ciddi yabancılaşmalar doğurmuştur. Yarı göçebe
bir hayat yaşayan kalabalık Türkmen kitleleri, Türk İslam
devletleriyle yerleşik hayata geçirilmeye çalışılmış,
ev, bahçe, ağıl gibi yerleri özel mülkiyet sayılmış,
tarım arazisi, ormanlar, otlaklar devlet malı kabul edilmiştir.
Osmanlılarda şehir ve köy topluluklarından farklı olarak
bunlar kendileri için düzenlenmiş olan kanunlar çevresinde hayatlarını
sürdürmek zorunda bırakılmışlardı. Konar göçerler Türkmenler(Yörükler)
il ya da ulus adı verilen topluluklar oluşturuluyordu.(Boz Ulus, Yeni
İl, vb)Türklerde Boy Beyi boyun devletle olan ilişkilerini düzenlemekteydi.
XV. Yüzyıldan itibaren devletin aşiretleri iskân politikası
sonucu, uluslar parçalanmış geniş alanlara dağılarak
yerleşmek zorunda kaldılar. Asıl işleri hayvancılık
olan konargöçerler, şehirlerin at, yoğurt ve peynir ihtiyaçlarını
karşılarlardı. Besledikleri koyunlar ve kullandıkları
otlaklar için devlete belirli bir vergi vermek zorundaydılar. Bazı
oymaklar devlet için ok ve yay imal etme karşılığında
vergiden muaf olmaktaydılar.[97]
Fransız İhtilali sonrasındaki
milliyetçilik ruhuyla hareket eden Osmanlı gayri Türk unsurları
birer birer isyan edip bağımsızlıklarını kazandıkça
Türkçülük hareketleri de hızla artmıştır. Özellikle
Balkan savaşı sonrası bu düşünce sistemi devlet yönetiminde
yerini almıştır.Türkçülük fikrinin sağlanmasında
Avrupada gerçekleştirilen Türkoloji çabaları ve Türk Bilimcilik
çalışmalarının da büyük etkileri olmuştur.[98]Avrupada
XIX.yy.dan itibaren oluşan Türk hayranlığı beraberinde bu
alanda çalışmalar yapılmasını getirdi.Rusyada
Almanyada Macaristanda Danimarkada,Fransada,İngilterede bir
çok bilim adamları eski Türklere,Hunlara,Moğollara ilişkin
tarihsel ve kazıbilimsel araştırmalar yapmaya başladılar.Türklerin
pek eski bir ulus olduğunu,çok geniş bir alanda yayılmış
bulunduğunu ve çeşitli dönemlerde dünyaya egemen olan devletler ve
yüksek uygarlıklar oluşturduğunu ortaya koydular.[99]Fransız
Joseph de Guignesin ;Hunların Umumi Tarihi,Arthur L.Davitsin Türk
Dili Grameri, Leon Cahunun Asya Tarihine Giriş adlı eserler,Türklere
Osmanlı öncesi tarihlerini hatırlatmış ve İslam öncesinde
de büyük işler başardıklarını göstermiştir.[100]Yine
Avrupaya öğrenim görmeye giden Türk gençleri ve Osmanlıya
gelen bazı Macar,Leh tacirleri;Remusat Sacy,Vambery,Leon Cahun gibi Türkologların
eserlerini Türk kamuoyuna ulaştırarak Türklük şuurunun uyanmasına
katkıda bulunmuşlardır.[101]
Fransız ihtilali sonrasında Avrupada aynı duygu ve aynı dil ve kültürü paylaşan insanların ortak bir paydada birleşmeleri suretiyle yeni bir sentez meydana getirilmesi bilinci oluşmuştu.[102]Bu anlayış da Osmanlı içindeki Türkçü aydınlara geçecekti.Bu Milliyetçilik anlayışı birilerinin iddia ettiği gibi,19.yy.da Tükler arasında doğan bir fikriyat değildi.Bu anlayış Türklerin ruhlarında Meteli Hun,Atillalı Avrupa Hun,Bilge ve Kültiginli Göktürk Devletlerinde en üst seviyede oluşmuş bir anlayıştı.Bu anlayışlar Türklerin komşu olarak edindikleri yabancı yerel kültürleri benimsemeleriyle adeta hafızalarından bir müddet silinmişti.Şimdi ise bu anlayışı hafızalarında yeniden canlandırmışlardı.Adeta Türk titremeye ve kendine dönmeye başlamıştır.Artık bütün ilerlemelerin kaynağı ulusal bilinç olduğu anlaşılmıştır.[103]Türk Milletinin 2500 yıllık mazisi bunun bir göstergesiydi.Bugünün en modern milletlerinin bile en çok bin senelik bir geçmişe sahip olundukları düşünüldüğünde Türkün Millet düşüncesine ne kadar erken zamanlarda kavuşmuş olduğunu kolaylıkla anlayabiliriz.[104]
XVIII.yy. itibaren Rus ve Çin işgaline
uğrayan Türkistan Türklerinin esaret altında yaşamaları
onların Türk dünyasına daha da yaklaşmalarına yol açacaktır.Rusların
hakimiyetine girmiş olan Türkistan ve Kafkasya,Karadenizin kuzeyindeki
Türkler için Türk Dünyasındaki birleşme faaliyetleri teoriden hızla
pratiğe geçecektir.Bu durumun en büyük sebebi Rus faktörüydü.Yine
İstanbula yakın olan yerlerde bu Türkçü faaliyetler daha fazla görülmüştür
Ruslar Türkistana girdikten sonra bir çok katliamlar yapmış,bir
çok Türkü Sibiryaya sürmüş,alfabelerini değiştirmiş,kendi
dillerini yasaklamış,Türkistan gibi büyük Türk Yurdunda yaşayan
aynı milletin mensuplarına farklı adlar vermişti.[105]
1876 yılından itibaren Kafkas,Kırım,Kazanda
milliyetçilik hareketleri kendini göstermeye başlamıştır.Buralar
Osmanlıya yakın olduğu için bu fikriyat buralarda vuku bulmuştur.Türkiye
dışında ilk Türkçü hareket Azerbaycanda başlamıştır.Abbas
Kulu Ağa Bakühanlı, tarihte;Mirza Fethali Ahunzade de edebiyat sahasında
ilk sistemli Türkçü çalışmalarda bulunmuşlardı.Rusyada
ilk Türkçe gazete ise1876da haftalık olarak çıkan
Ekincidir.Ekinci 1877 yılında kapandıktan sonra Kafkasyanın
idari merkezi olan Tifliste Ünsizade Sait ve Celal kardeşler tarafından
bir matbaa tesis olunarak Ziya-ı Kafkasya adında haftalık bir
gazete yayınlanmıştır.[106]
Ünsizadeler teşebbüsünün Türk Milliyetperverliğiyle en büyük
alakası,Gaspıralı İsmail Beyin ilk Türkçe eserlerini
basmasıdır.[107]Gaspıralı
farklı coğrafyalarda büyük bir Türk kitlesinin parça parça yaşadığını
ve bu kitlenin ilim ve medeniyetçe diğer milletlere nazaran geri kaldığını
hatırlatmıştır.[108]
Gaspıralı,1883te imtiyazını aldığı Tercümanda
en önemli mesaisi,millete kendi dilinde ilim vermek,Avrupa ilimlerini ve eğitimini,hüner
ve sanayini kazandırmaktır.Buradan bütün Kuzey Türklerine yayılacak
olan Usul-i Cedit mektepleri doğmuştur.Bu okullarla Batı tarzı
eğitim verilmekteydi.Türkler milli lisanını kaybetmemek şartıyla
Batılılaşmanın Türk Milletinin hayatını devam
ettireceğine inanılıyordu.Gaspıralının
prensiplerinden biri de Türk kadınına hürriyet ve erkeklerle eşitlik
temin etmek lüzumu olmuştur.[109]
Onun Türk Dünyasına bıraktığı asıl önemli miras
hiç şüphesiz Dilde, fikirde,işte birlik sloganıydı.Bu
slogan özellikle açılan yeni mekteplerde uygulanacaktı.İsmail
Beyin umumi dilden kastı ise İstanbul Türkçesiydi.Mekteplerde dil
birliğiyle beraber fikir ve iş birliği de öğretilecekti.[110]Bu
arada Müslüman Türk dünyasında genel olarak Arap alfabesi kullanılmaktaydı.
Özellikle İsmail Gaspıralının gazetesiyle Türk Milleti
ortak Arap alfabesi sayesinde, Türkler arasındaki lehçe farkı
ortadan kalkıyor,ve dil birliğine doğru hızla geçiliyordu.Bu
alfabe böylece Türk Halklarını birleştiriyordu. Bu birliği
istemeyen Sovyet İmparatorluğu Kiril alfabesine yönelik, her Türk
halkına ayrı bir alfabe düzenleyerek Türk Milletini kendi içinde
yabancılaştırma çabasına girişmiştir..[111]
Sovyetler Türkleri Rus dilinde eğitim veren okullarda eğitim görmeye
mecbur ettiklerinden kendi ana dillerini birçok Türk çocuğu unutmuştur.
Azeri Türkleri Baküde Rusyanın
ilk günlük, Türkçe gazetesi olan Hayatı kurdular. Bu gazetenin
kurucuları: Zeynelabidin Takioğlu, Hüseyinzade Ali Bey, Ahmet Bey Ağaoğlu
ve Ali Merdan Topçubaşı oldu. Azerbaycanda ve Kafkasyada Türk
Birliği için Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali Beylerin günlük
matbuat çalışmalarıyla çok faydalı olmuşlardı.
Bunlar özellikle içinde bulundukları mezhep farklılıklarını
ortadan kaldırıcı, Kadının özgürleşmesi ve
alfabe sorunları üzerinde çözümler aramışlardır.[112]Şebabettin
Mercani, Kazan Türklerine dinden başka, bir de milliyetin var olduğunu
ihtar etmiş; Türklük şuurunun uyanması için yoğun çaba göstermiştir.[113]
Batı Türkistanda Ceditçilik
hareketi de Türk dünyası içindeki yabancılaşmaya darbe vuran
önemli bir hareket olmuştur. Batı Türkistanlı aydınlar
XIX. yy.da Türkistanın Rus esaretine sebep olarak cehalet, taassup ve
teknolojik geriliği görmüşlerdi. Bundan kurtulmak için, Avrupa
teknolojisiyle Türk Kültürünün kaynaştırılması gerektiğini
ileri sürmüşlerdi. Böylece ceditçilik hareketi ortaya çıkmıştır.
Hokand Hanı Alim Hanın kardeşi Seyyid Muhammed Hekim Han, Buharalı
Abdurreşid İbrahim ve İsmail Gaspıralı gibi önderlerin
sayesinde ceditçilik hızla yayılmış. Avrupa tarzında
birçok okul Semerkant, Fergana gibi yerlerde açıldı. Bu okullarda Türkçe
eğitim verilmiş, Ceditçiler fikirlerini daha iyi yaymak için
1906dan itibaren çeşitli gazete ve dergiler de çıkarmışlar,
dernekler kurarak teşkilatlanmışlar ve Türkistanın bağımsızlığı
için siyasi mücadelede de bulunmuşlardı[114]
Yusuf Akçuranın1904de Mısırdaki
Türk gazetesinde neşredilen Üç Tarz-ı Siyaset başlıklı
makalesi Türkçülük fikrinin dönüm noktasıdır. Bu makaleyle ilk
defa Türk Milliyetçiliğinin siyasetle ilişkisi ele alınmış
ve Türkçülüğün, devlet idaresinde de tatbik edilebileceği
vurgulanmıştır. O,Osmanlı İmparatorluğunun devamı
için ırka dayalı Türk Milliyetçilik siyasetinin uygulanması
gerektiğini vurgulamış ve İslamiyeti Türk Milliyetçiliğinin
oluşumunda birleştirici bir unsur olarak görmüştür.[115]O
Türkçülük siyaseti sayesinde Anadolu Türklüğü ile Türkistan Türklüğünün
birleştirileceğini ve böylece Türklüğün dünyada yeniden söz
sahibi olacağını ifade etmiştir.[116]Yine
Kazan yöresinde Hasan Ata Abesi, Tarih-i Kavm-i Türkî adlı eseriyle Türk
Milletinin bir bütün olduğunu belirtmiştir.
Azerbaycanda Hüseyinzade Ali Bey, bütün Türklerin Macarların ve Finlilerin birleşmesi gerektiğini savunarak, ilk defa Turancılık çalışmalarında bulunmuştur.[117]Ahmet Ağa ise Avrupa Medeniyeti karşısında ezilmemek için, bütün devlet kurumlarının Avrupalılaştırılmasını ve Türk Milletinin Avrupa Medeniyeti içinde yer almasını savunarak, Türkçülüğün yenileşme hareketlerinde iç içe girmesine ön ayak olmuş; İslamiyetin yenilenmesi gerektiğini iddia etmiştir.
XVIII. yy.dan itibaren Rus ve Çin işgaline
uğrayan Türkistan Türklerinin Türkçülük faaliyetleri, Osmanlı
Aydınlarının Türkçülüğe meyletmelerine önemli katkıda
bulunmuştur. Kırım Savaşından sonra imparatorluğa
göç eden Türklerin gördükleri zulüm ve baskıları aktarmaları,
Osmanlı aydınlarında Türk kimliği meselesinin tartışılmasına
yardım etmiştir.
Osmanlılar Pasarofça Antlaşmasından
sonra hızla Batı Medeniyetine dönmüştür. Lale Devri adı
verilen dönemde Batı Medeniyetinden kâğıt, matbaa, lale,
itfaiye teşkilatı örneği, çiçek hastalığı aşısı
vb. maddi öğeleri almıştır. Bu maddi öğelerden
matbaayı Türkler bu makalede görüleceği üzere yüzyıllar önce
ilk defa kullanan milletti. Yine kâğıt kullanımını da
tarihin ilk zamanlarında Uygurlar kullanmışlardı. Batılılar
bu maddi unsurları gerek seyyahlar gerek haçlı seferleri gerekse keşifler
yoluyla Doğudan almışlar ve geliştirmişlerdi. Türkler
de bunları şimdi geri alıyordu. Yani hiç tanımadığı
görmediği bir durum değildi. Nitekim Lale Devrinde Batının
yerel kültürü de alınmış bu da sapıkça, Türk töresine
uygun olmayan faaliyetlere sebebiyet vermiştir. Bu durum da Osmanlı içindeki
Türklerin yabancılaşmasına yol açmıştır. Bu
yabancılaşmaya sebep olan amiller Patrona Halil ve arkadaşları
tarafından ortadan kaldırılmış birçok öğe tahrip
edilmişken matbaa beklide hafızalarında bir yerde bulunduğu
için hiç tahrip edilmemişti.
Türkçülük hareketlerinin önünü açacak
olan 1826 yılındaki Yeniçeri ocağının kaldırılması
faaliyeti çok önemlidir. Başta Gazneliler, Büyük Selçuklu, Osmanlı,
ordularında imtiyazlı olarak kullanılan gayri Türk unsurlarının
orduda imtiyazı böylece ortadan kaldırılıyordu. Bu da yıllardır
orduda bile küstürülmüş Türkmenler için umut verici bir durumdu.
Diyebiliriz ki bu devrim Türkler arasında yabancılaşmanın
ortadan kaldırılması alanında atılan önemli bir adımdı.
Nitekim bundan sonra devşirme yeniçeriler Türk hükümdarını değil
Türk hükümdarı gayri Türk unsurları kontrol edecektir.
Tanzimatla Beraber Türk ve gayri Türk
unsurlar eşit hale getirilmiştir. Islahat fermanıyla ise adeta
gayri Türk unsurlar Türklere göre eğitim, ticari, hukuk vb. alanlarda
daha üstün duruma gelmişlerdi. Osmanlı içindeki azınlıklar
elde ettikleri bu hakları Rusya, İngiltere, Fransa gibi dış
güçler yardımıyla elde etmekteydiler. Özellikle Rusyanın
Panislavist ruhuyla balkanlardaki Slavlar üzerindeki aktif politikaları
neticesinde Osmanlı içindeki azınlıklar Osmanlıdan ayrılmaya
başlamıştı. Bu durum Osmanlı içinde de Türkçülük düşüncesine
hızlı bir adım olmuştu. Tanzimatla birlikte Batı
Medeniyetinden birçok maddi öğeler alındı. Kılık kıyafette:
Pantolon, gömlek, fes; masa, sandalye, hukukta eşitlik gibi birçok maddi
öğe Türk coğrafyasına sokulmuştur. Nitekim kılık
kıyafet olarak pantolon, gömlek, börk eski Türklerin olmasa olmaz
giysileriydi. Yine Hunlar zamanında masa, sandalye kullanımı da
mevcuttu. Adalet kavramı ise Türklerin temelini teşkil etmekteydi. Bu
gibi maddi değerler Türklerde özellikle Arap ve Fars yerel kültürlerin
etkisiyle kullanımı oldukça zayıflamıştı. Araplar
gibi çarşafa bürünme, bol elbise giyinme, yerde ve elle yemek yeme alışkanlıkları,
hukukta erkek egemenliği prensipleri, suni mezhebe göre hukuk sistemi gibi
öğeler hızla Türkler arasında yayılmıştır.
Nitekim Tanzimatla beraber Türkler yıllar önce Medeniyetin yön değiştirmesi
neticesinde Batıya teslim ettiği Uygarlığın maddi öğelerini
geri almıştır. Türkler Medeniyete yaklaştıkça kendine
dönecektir çünkü onlar dünya medeniyetinin temellerini atmışlardı.
Medeniyeti Türklerden soyutlamak imkânsızdır.
Artık Türkçülük Osmanlı aydınları
arasında yayılmaya başlamıştır. Fakat bu dönem Türkçülük
hareketleri Kültürel alanda vuku bulmuştur. Bu kültürel Türkçülük
faaliyetlerinde Türk Milletinin hakim Millet olduğu vurgulanmış,
hece vezninin kullanılması gerektiği ve Osmanlı Türkçesinin,
Çağatay Türkçesinin bir kolu olduğu belirtilmiş; Türklerin
ilim sahasında da üstün olduklarına ve Farabi, Buhari, İbn-i
Sina gibi ilim adamlarının Türklüğüne dikkat çekilmiş;
askeri Rüştiye okulları kurularak, buralarda milli tarih esasına
göre Türkçe eğitim öğretim yaptırılmış, Türklerin
atalarının Hunlar olduğu ispatlanmıştı.[118]
Tanzimat döneminde Şinasinin Şecerey-i Turki adlı eseri ve
Ziya Paşanın şiirlerdeki yalın Türkçesi dilde Türkçülüğün
başlangıçları olmuştur. Bu akımın duayeni ise Lehçe-i
Osmaniye adlı eserin yazarı Ahmet Vefik Paşadır. Ahmet
Vefik Paşa dil vasıtasıyla çok geniş Türk birliğini görmüş
ve göstermiştir.[119]
Yine Mustafa Celalettininin Fransızca yazdığı Eski ve
Yeni Türkler adlı eseri de Türk tarihi açısından önemlidir.
Bu eser Avrupa kaynaklarından yararlanılarak, Avrupa usulüne göre
yazılmaya çalışılmış ilk eserdir. Bu eserde ilk
defa Türk ırkının muazzam rolüne, Türk dilinin diğer
dillerden yardıma muhtaç olmayacak derecede zenginliğine, Türk
dilinin başka dillere ettiği yardımlara, Asya ve Avrupada geniş
bir sahaya yayılmış olan Türklerin münasebetlerine, Osmanlı
Devleti dahilinde Türklük fikrine kıymet verilmemekten doğan
mahzurlara, Müslüman olmayan Osmanlı tebaasını ırki ve
lisanî bağlarla Türk kitlesine bağlamak lüzumuna dair görüşler
bulunmaktadır.[120]
I.Meşrutiyet Döneminde, Vatan ve Millet sevgisi üzerinde durulmuştur. Namık Kemal Vatan ve Hürriyet fikirlerinin tem