Vatanımı Geri Verin 1
1945 yılının başlarıydı. Başta Pehlevi'nin
olduğu bu yönetim zamanında Türklerin egemenliği
ellerinden çıkalı 25 yıl olmuştu. Öz Türk yurtlarından
biri olan Azerbaycan'da Fars hakimiyeti başlamış , Türk oldukları
için zulm gören insanların ızdıraplar içinde kıvrandığı
, tüm güçleri ile olmayan silahları ile direnmeye başladığı
zamanlar gelmişti. Silahları yoktu tek güçleri vardı Türklükleri.
Türk olduklarını bilmek , Türk dili ile konuşup yazmak onların
en büyük servetiydi.
İngilizlerin kuklası olan
bir sözde lider başa geçmiş Türk varlığı Fars ve
İngiliz politikaları altında eziliyordu. Tanrıverdi'nin
babası Azerbaycan'ın işgaline karşı direnen Türklerdendi.
Tebriz'den göçmüşlerdi. Başlarından geçen Fars savaş uçaklarının
çıkarttığı sesler o kadar derin ve keskin bir uğultu
yaratıyordu ki küçük Elnaz her uçak geçtiğinde abisi
Tanriverdi'nin kollarına atılıp gögsüne saklanıyordu. Küçük
Elnaz bağımsızlık elden çıktıktan , Fars işgali
başladıktan sonra doğmuştu. Mahallede ki çocuklarla arkadaşlık
edemez özgürce oyunlar oynayamazdı. Her oyun oynadığında
onu döver oyundan atarlardı. Çünkü o Türkçe konuşurdu !
Mahallenin erkekleri az ileride ki kahvehane'de toplanmışlar
hararetlice konuşuyorlardı. İşgal başladığından
beri onbinlerce canlarını kaybetmişler , binlerce gazileri olmuştu.
Yetim ve dul kalan kadınların sayısı o kadar fazlaydı
ki köylüler artan yokluğun büktüğü belleriyle kime erip
yeteceklerini şaşırmışlardı. Herkes kendi ocağında
pişenden bir kap bu dullara , yetimlere veriyordu. Ama yokluk öyle bir
haldeydi ki açlıktan ölen bebeklerin ölüm haberleri alındıkça
dini İslam olan bir kavmin bunlara sebep olduğunu görmek onlara bu
zalimlerin Ermeni gavurundan farksız olduklarını öğretiyordu.
Türk'e düşmanlığın o kadar keskin bir hali vardı ki
dindaşları bile inandıkları dinin emirlerine aykırı
davranıp onları öldürüp geçiyordu.
Bir yerlerde onların sesini duyacak birileri olmalıydı.
Kendi kanlarından , kendi canlarından birileri olmalıydı.
Tanrıverdi'nin çocukluk arkadaşı ve amcasının
oğlu Yaşar Azerbaycan'dan çıkalı çok olmuştu. Türkiye'de
çalışıyordu. Bu ülkeye gitmiş orada evlenmiş her sene
Azerbaycan'a , ailesini ve eş dostunu görmeye gelir olmuştu. Her
geldiğinde de Türkiye'yi , Atatürk'ü , ay yıldızlı bayrağın
bir Türk bayrağının özgürce semalarda nazlana nazlana dalgalanışını
anlatıyordu. Türk bayrağının özgürce dalgalanmasının
güzelliğini ve değerini en çok o bayrağın dalgalanmasına
izin vermeyenlerin zulmü altında yaşayanlar bilirdi. Yaşar anlatıyor
, herkes büyük bir zevkle sanki cennet anlatılıyormuşçasına
dinliyordu.
Milli Hükümet'e resmen el konulmuş
, faaliyetleri sonlandırılmıştı. . Pişeveri ve
dava arkadaşları için çok zor günler başlamıştı.
O Türk'ün milli iradesi zamanı kısacık geçse de özgürlükleri
onlara çok görülmüştü. Tebriz'de ki üniversiteler kapatılmış
, Türk dili tekrar yasaklanmıştı. Milletçi gençler sıra sıra
tutuklanıyor , evleri basılıyor , ailelerine zarar veriliyordu.
Hane halkından altmış , yetmiş yaşında ki nineleri
dedeleri bile sorguya götürüyorlar, gözlem altında tuttukları
süre içinde su , ekmek verilmiyordu. Onlar en büyük suçu işlemişlerdi
, Türklüklerine bağlı evlatlar , torunlar yetiştirmişlerdi.
Pişeveri direniyordu. Önce kan kardeşimiz dedikleri Türkiye'ye bir
temsili heyet gönderdi. Milli Şef İsmet İnönü ile görüşen
Pişeveri'nin temsili heyetine destek çıkılmadı.
İnsanın kardeşi varsa düşmana gerek yok derlerdi ya...Pişereveri'de
her koşulda her zorlukta direnişine devam ediyordu. Ve Kuzey
Azerbaycan'a gidip Ruslarla temasa geçmeyi planladı , uyguladı. Belki
Rus desteğini alabilirdi. Ruslar'a hesap sordu. Hazar petrollerinin peşinde
ki Ruslar kabarmış iştahlarının kararttığı
gözleriyle dinlemediler bile onu. Acı haber tez yayıldı. Pişeveri
uydurma bir tirafik kazasına kurban gitmiş , şehit edilmişti...
Tutuklamalar aralıksız devam ediyordu. Kabus
gibi geçen günler birbirini kovalıyor her geçen gün Türk'ün boynuna
urgan olarak dolanıyordu. Bu işgali kabul etmesi yaratılışına
kökten ters olan Türkler örgütleniyor , savaşıyorlardı. Her
okulda Türk gençleri ellerinden canlarına kıyılarak alınan
vatanlarının tekrar kendi ellerine geçmesi için üzerlerine düşenleri
yapıyorlardı. Tanrıverdi'de bunlardan biriydi. Fars işgalini
bir türlü sindiremiyor , 9000 yıllık Türk yurdunun ellerinden
gitmesini kabullenemiyordu.Tanrıverdi koşa koşa eve gelmiş
odasında ki kitapları toplayıp samanlığa koşmuştu.
Annesi ve ev halkı bu işe bir anlam veremediler ilk önce. Bütün
kitaplarını üç dört dakika içinde toplamıştı Tanrıverdi.
Samanlığın içinde küçük bir od yakmış hepsini bunun
içine atmıştı . O ateş kitapların hepsini yaktığı
zamanda polisler evi bastı. Kapıyı açan ninesi polislere karşı
direnmiş polislerde yaşlı kadını yere itip tekmelemişlerdi.
Yaşlı kadının çığlığı ile eve koşanların
hepsi polislerin cop darbeleriyle bağrışmaya başlamışlardı.
Tanrıverdi'yi arıyorlardı. Annesi oğluna samanlıktan çıkınca
eve gelmemesini , amcası Bayram'ın yürüyerek bir saat uzaklıkta
ki evine sığınmasını söylemişti. Tanrıverdi
evinden gelen çığlıkları duyuyor ama gidemiyordu. Koşmaktan
nefes nefese kalmış , yüreği tıkanmıştı.
Yolun solunda ki patikaya saptı. Oradan yeşilliklerin arasına
saklandı. Tükenen nefesinin normale dönmesi için durmak zorundaydı.
Değil yürüyecek nefes alacak hali bile kalmamıştı. Yere
boylu boyunca uzandığında ardından gelenlerin ayak seslerini
işitti. Polisler onu takibe almışlardı. Tanrıverdi
polislerin seslerini duyunca yüreği dışarı çıkarcasına
atmaya başladı. Eğer polisler onu yakalarlarsa tutuklayacaklar ve
bütün bildiklerini anlatması için işkence
yapacaklardı. Hiçbir arkadaşının
adını vermezdi ancak onun tutuklanmasıyla öteki arkadaşlarına
psikolojik baskı yapacaklarından ve iradesi zayıf çıkanlardan
faydalanabileceklerini biliyordu. Yakalanmamalıydı. Polisler onu fark
edemeden gittiğini sandıkları yoldan koşmaya devam ettiler.
Tanrıverdi patikanın dört kilometre gerisinde ki küçük çaya
daldı. Yüzerek karşıya geçti ve amcası Bayram'ın bağına
geldi. Polisler amcasının evini basmış bütün ev halkını
sorguya çekiyorlardı. Farsça konuştukları için Yaşar'ın
karısı polisleri anlayamıyor korkmuş ve şaşkın
gözlerle etrafına bakınıyordu. Onun Türkiyeden gelmiş bir
Türk olduğunu anlayan polisler davranışlarını zorunlu
olarak biraz yumuşattılar. Yaptıkları zulmlerin canlı
şahidi olan bu Türk kadınının yarın kalkıp ülkesine
gittiği zaman bu yaşadıklarını anlatması onların
dış itibarı üzerinde kötü etki yapacaktı. Çünkü onlar
herzaman Türkler üzerinde yaptıkları bilinen işkenceleri yalanlıyorlar
, Bağımsızlık hakkını öz yurdunda arayan Türkleri
bölücü olarak niteleyip zeytin yağı gibi üste çıkıyorlardı.
Tanrıverdi bütün bu olanları görmüş ve
tekrar geldiği yöne doğru kaçmaya koyulmuştu. Okul arkadaşlarından
son derece şuurlu bir Milletçi olan Ekber'in evine geldi. Ekber olanları
duymuş onu kapıda karşılamış hemen yola koyulmuşlardı.
Kaçmalıydı. Ekber onu kaçırmak için bekliyordu. Arazın önüne
gelmişlerdi. Hiç düşünmeden suya atladılar. Araz çayı o
kadar yükselmeye başlamıştı ki yüzmekte zorlanıyorlar
, Ekber kah sırtına alıyor kah kolundan çekiyordu. Tam bir can
pazarı yaşanıyordu. İkisi de tükenmişlerdi. Güçleri
kalmamış , Ekber son gücüyle arkadaşını çekiyordu.
Su ikisini de boğmak için yükseliyor sonra bunların altından
aktığı Türk toprağının evladı olduğunu
biliyormuşçasına şefkatle bırakıyordu. Bir saat içinde
Araz çayını yüzerek Kuzey Azerbaycan'a geçmişlerdi.
Zeynep kadın Kuzey Azerbaycan'da Nahçıvan'da oturuyordu. Ekber'in
ablası Zeynep'in evinde bir gece kalıp oradan Iğdır'a geçmişti.
Iğdır'a tam Türkiye sınırına geldiklerinde Tanrıverdi
tamamen tükendiğini hissediyordu. Ama ne olursa olsun artık Türk
bayrağının salına salına dalgalanadığı Türk
yurdundaydı. Ekber onun en yakın dostlarından biri ve dava arkadaşıydı.
Onu Türkiye sınırından içeri soktuktan sonra gözleri yaşlanmış
, bir süre ağlamıştı. Bu yaşanan ilk değildi.
Binlerce genç tutuklanıyor , işkence ediliyor , kimi kaçmak zorunda
kalıyor kimi kara toprak altında çürüyordu.
Bir hafta sonra Yaşar ve karısı Türkiye'ye
dönmüşler bu tanık oldukları ağır sorgulama
ve insanlık dışı
aramalar nedeniyle sinirleri yıpranmıştı. Hele karısı
Aycan bütün bu yaşadıklarının ve şahit olduğu diğer
aşağılamaların gerçek olduğunun gözleriyle görmüş
olmanın şokunu yaşıyordu. Farslar bilinçli bir Türk'ü yok
etme siyaseti güdüyorlar ve bunu uyguluyorlardı. Tanrıverdi Yaşarların
yanında kalmaya başladı. Ailesinden haber alamıyor akıbetlerini
merak ediyordu. En son zihninde kalan görüntüler ve kulaklarında ki
sesler anasının ve kardeşlerinin çığlıklarıydı.
Tanrıverdi korkularında haksız değildi. Ninesi aldığı
tekmelerin ağırlığı sebebiyle yattığı
hastahane'de en fazla on iki saat yaşayabilmişti. Yaşlı kadın
ölmüştü... Anası bu ard arda gelen acılarla Tanrı'ya
kendisine güç vermesi için yalvarıyor namazlarına namaz ekliyordu.
Her an evleri tekrar basılacakmışçasına korkulu gözlerle
birbirini süzen kardeşleri okula gitmekten çekinmeye başlamışlardı.
Çünkü artık abileri kaçak olmuştu. Abilerine yapamadıkları
işkenceleri onlara yapmak için fırsat kollayan polis bu küçük çocukları
okul yolunda çevirip tartaklıyordu.
Tanrıverdi kolaylıkla Türkiye Türkçesini konuşup
yazabiliyordu. O kadar kısa zamanda öğrenmişti ki kendisi bile
hayret ediyordu. Zaten aynı dili konuşuyorlardı. Öz dilleri tıpkı
soyları gibi bir idi. Tek fark sözcüklerin söyleyiş şekillerinin
ufacık aksak farklılıklarından ibaretti. Her gün gözlerini
ilk açtığı zaman Yaşar'ın evinin karşısında
ki okulda dalgalanan Türk'ün bayrağı ile göz göze geliyordu.
Senelerdir görmediği hasret kaldığı sevgilisine bakar gibi
, anasının memesinden erken ayrılmış yavrunun açlığı
gibi bayrağı süzüyordu. Gözleri doluyor her baktığında
bir Türk'ün en büyük mutluluğunun bayrağına bakması olduğunu
hissediyordu. Bu özgürlüktü. O dalgalanadıkça , rengini Türk'ün kanından
almış nazlı kızıl gelin süzüldükçe Tanrıverdi'nin
de ruhu süzülüyor sanki göğe , bayrağın yanına uçacakmış
gibi oluyordu.
Kendisi gibi Milletçi olup tek ülkülerinin kendi öz
iradeleri altında , öz bayrakları altında yaşamak , öz
dillerini konuşmak olan Türklerle sık sık toplanıyordu.
Geniş bir çevre edinmişti kendisine. 1944 yılında Komünizm'e
karşı ayaklanan Türk evlatları ile her gün bir araya geliyordu.
Ona en büyük desteği verenler bu Türkçü gençlerdi. Türkiye'de , tek
bağımsız Türk yurduda Komünist beyinlilerce Rus'a satılmak
üzereydi. Vatanın bağımsız olmasının Türk'e tek
nimet olduğunu bilmeyen , soysuzluklarının delili olan Komünizm'in
peşine takılan hain kitler arsızca azmaya başlamıştı.
Ama bu gayri Türklerce beslenen Komünizmin Türkiye temsilcilerinin hain
emellerini durduracak büyük bir güç vardı. Gücünü Milli iradesinden
ve şanlı kanından , şerefini tarihinden , ülküsünü yeryüzüne
dağılmış Türk soyunun birleşmesinden alan şeref
neferi Türk gençleri vardı. Bu şuurlu Türk neferleri 1944 yılının
3 Mayıs'ın da Ankara'da Komünizm'e karşı ayaklanmışlar
, Türk'ün bağımsızlığı Moskofa satılamaz !
, Türk'ün bayrağı çiğnenip geçilemez ! , Türklük kızıl
çizmeler altında ezilemez ! , Türk vatanı Kızıllaştırılamaz!
diye ayaklanmıştı. Soyu karışık bazı bürokratların
hezeyanları ile coşturulan satılmış beyinliler ve atlı
polislerde bu masum Türkçü gençlerin üzerine saldırmışlardı.
Türk'ün yurdunda Türk gencine darbe yapılıyordu. Binlerce genç
yaralandı. Binlercesi kan revan içinde hastanelik oldu. Kimisi tutuklandı.
Neden ? Komünizm'e karşı savaşmak ! . Yönetime cevher-i
asliyesi Türk olmayanlar getirilirse sonuç bu olurdu. Türkler kendi vatanlarında
Türk olduklarını ve öz iradelerini yabancı , emperyalist , kızıl
köpeklere vermemek için haklı tepkisini bile getirilemezdi. Çünkü
vatan Komünist itlere peşkeş çekiliyordu. Her yere Komünistler
yerleşmişti. Öğretmenlikten avukatlığa kadar... Komünist
bir öğretmenin elinden geçen öğrenci de ister istemez bu korkunç
ve hain fikrin az çok tesirini taşıyacaktı. Komünistten öğretmen
yapan hainler hey gidi satılmışlar , hey gidi Rus'un uşakları
!...Tanrıverdi Komünizm'i de iyi tanımıştı. Kızılını
Türkiye'de görmüştü , yeşilini işgal altında ki vatanı
Azerbaycan'da..Vatanında İslamcı fikirlerin etkisi artmaya başlamıştı.
Bu tabi ki İngiliz'in oyunu idi. Azerbaycan'ın güneyinde , kendi
vatanında gözle görülür bir İslamcılık baş göstermişti.
Gencecik insanlar kendi ana , babası gibi samimiyetle Tanrıya yalvarmıyorlar
, başka emellere gitmek için ibadet edip örtünüyorlardı. Bu kişilikler
en çok Farsların içinden çıkıyordu. Ha Kızıl ha Yeşil
işte ikisi de Soy gerçekliğini tanımıyordu ya.. İkisi
de birdi !.. Özünde milliyet gerçekliğini görmeyen her safsatanın
ne kadar düzensiz olduğunu , ne kadar hayvani olduğunu biliyordu.
Soyu ancak hayvanlar tanımazlar.
Tanrıverdi Komünizm karşısında ki
yerini aldı. Yaşar'ın dükkanında çalışıyor
bir yandan da fikri mücadelesini veriyordu. Hem Güney Azerbaycan'ı , Fars
işgalini anlaıyor hem Komünizmle her şuurlu Türk gibi savaşını
veriyordu. Arkadaşları arasında da çok sevilen Tanrıverdi
Emel adlı bir Türk kızına da aşık olmuştu. Onunla
ilgili güzel hayalleri vardı. Bir gelecek kurmak istiyordu. Ama içinden
bir duygu onu bu güzel gelecek planlarından kopartıyordu. Kendi bir
gelecek kurmak için önce Vatanının geleceği olmalıydı.
Esaret altında evlenmeyi sanki kendine yasak etmişti.. Ruhunun ve
zihninin derinliklerinde bu şartlanışı bilinç dışı
yaşıyordu. Üç seneye yakın Türkiye'de kalmıştı.
Bu zaman süresinde çok olaylar gördü geçirdi. Çok savaşlar verdi.
Fars zihniyetli insanların burada da olduğunu görmek onu şaşırttı.
Cennet Türk vatanı Türkiye'de her türlü etnik özürlü , her türlü
Milli şuur özürlü Türk'ün aleyhine çalışıyordu.
İşin tuhafı yasaların bu pislikleri caydıracağına
tam tersi bunların karşısında Türklüğü için
direnenleri cezalandırıyordu !..
Sevdiği arkadaşı , köylüsü
Ali'de tam bu sıralarda öldürülmüştü. Faili bulunmayan bir
cinayete kurban giden arkadaşı Ali'nin anısı gözlerinin önünden
gitmiyordu. Onun nasihatleri gerçekten dinleyene büyük bir hediyeydi. Bilgili
bir adamdı Ali. Fars zulmünden kaçmış Türkiye'de tahsil yapmıştı.
Geceleyin evine giderken kendisine önce küfür eden daha sonra çıkarttıkları
bıçaklarla onun döşünü deşenlerin verdiği ifadelerin çelişkili
olması sebebiyle işin üzerine düşen Türk emniyetinin bulduğu
ip uçları bu cinayeti Fars gizli sevisine dayandığını
tespit etmişlerdi. Tanrıverdi artık daha uyanık davranıyordu.
Yaşamalıydı. Milleti için yaşamalıydı.
İşgal altında ki vatanını geri almak için yaşamalıydı.
Vatan hasretine dayanamaz olmuştu. Vatan hasretinin özü işgalin ve yıkımın
acısına dayanamamaktı. Türkiye'de yaptığı savaşın
gerçek bir savaş olmadığını silahlı bir mücadelenin
tek ve son çare olduğuna inanmıştı. İşgal altında
ki vatanına dönmeli ve savaşmalıydı. Ali'nin öldürülmesi
onun kinine kin katmıştı. Yaşar'a ve öteki arkadaşlarına
söylemeden gizlice kaçmak zorunda olduğu işgal altında ki vatanına
yine gizlice giriyordu. Önce baba ocağına gidip senelerdir görmediği
ailesini görecek sonra tutulup dışarı salınan dava arkadaşları
ile birleşip savaşa başlayacaklardı. Sınırdan geçecek
olan yük kamyonunun ardına saklanan Tanrıverdi kamyon şoförünün
tertemiz bir Türk olması ve onun Türk olduğunu bilmesiyle iyi yaklaşmış
ve esir bir Türk'ün işgal altında ki vatanına girişi
yolculuk havasında geçmişti. Fars polisi sıkı bir arama
yapmaya gerek duymamıştı. Şoför Osman'ı iyi tanıyorlardı.
Uzun zamandır aynı yoldan geçip giden şoför Osman'ın
patronları bu aç Fars polislerini iyi doyurmuşlardı. Rüşvete
doyamayan Farslar artık şoför Osman'ın geldiğini gördüklerinde
hiç arama yapmadan geçişine fırsat veriyorlardı. Hey gözünü
sevdiğimin parası diye alaylıca şarkıya başlayan
Osman'ın sesi kamyonu inletiyor yüreği biraz korku biraz endişe
ile hızlıca atan Tanrıverdi'yi güldürüyordu. İran sınırından
içeri girmişlerdi artık. Tanrıverdiyi sınırın az
ilerisinde indirdi. Gece sabaha dönmek üzereydi. Koşa koşa köyüne
çıkan dağ yollarına saptı. Buraları çok iyi
biliyordu. Çocukluğundan beri köyü ile köyünün öte yolları arasında
koyun güder , kardeşleriyle yakalamaca oynardı. O zamanlar bu merakının
ona fayda sağlayacağını nereden bilebildi ? Bir saat geçmişti
köy görünmüştü. Üç seneden sonra ocağını görmüş
, yüreği dışarı çıkacakmış gibi atıyordu.
Evinin içinden dışarıya süzülen bir
ışığı fark etti. O kadar net dışarı süzülüyordu
ki.. Sabah ezanı okunmuştu. Belli ki ana , baba ve kardeşleri
namaza duracaklar , kalkmışlardı. Yaklaşık on dakikalık
yolu kalmıştı. Bunu da hızlıca aşıp evinin
kapısında bitti. Kapıyı sessizce yumrukluyor her attığı
yumruk yüreğinin atışıyla karışıyordu. Babasının
ayak seslerini işitti. Yaşlı adam sanki oğlunu bekliyormuşçasına
kapıyı sormadan açtı. O an göz göze baktılar. İkiside
donmuştu. Babası bıraktığından daha çok yaşlanmıştı.
Saçlarının hepsi ak olmuş tek bir kara saç teli kalmamıştı.
Tanrıverdi babasının boynuna atıldı sonra ellerine. Yaşlı
adam 'Oğlum !!' diye bağırıyordu. Bu karşılaşmanın
hararetini hisseden ev halkı kapıya koşmuşlardı. Küçük
Elnaz , anası , kardeşleri hepsi Tanrıverdi'yi görünce sarılmış
bütün aile tek yumak olmuştu. İnsanın ailesinden , baba ocağından
ayrı kalması o kadar büyük bir yalnızlıktı ki..
İçi bomboş sanki dünya ile hiçbir bağı yokmuşçasına
bir yıkım yaratıyordu. Senelerce esaret altında yaşamanın
verdiği psikolojik ve maddi ezikliklerden sonra bir de ana , ata , kardeş
hasreti eklenmişti. Bazan bu yokluklarda nasıl ayakta kalabildiğine
şaşırıyor kendi kendine bu dayanma gücü atalarımın
direncinin bir yansımasıdır diyordu. Tanrıverdi evlenmemişti
, çocuğu yoktu. Onun bir sevgilisi vardı. Ama elinden çalmışlardı.
Sevgilisinin adı VATAN'dı !.... Vatanı işgal edilmiş
bir Türk'ün aklına evlenmek en son geliyordu. Çünkü onların
geleceği yoktu. Yabancı bayraklar altında Türk'ün geleceği
olamazdı. O da evlenmek isterdi ama Türk'ün öz iradesi altında yaşadığı
vatanında...
Yumaklaşmış aile evin içinde
de birbirinden bir türlü ayrılamadı. Şimdi ailenin içinde
bambaşka bir korku vardı. Fars polisleri her an bir haber alıp
evi basabilir Tanrıverdi'yi idama götürebilirlerdi. Gözleri hasretle dönmüş
aile fertleri bunu düşünmek bile istemiyor sanki oğulları
tatile yanlarına gelmiş gibi kucaklaşıyor , öpüşüyorlardı.
Babası aklı başında bir Türk'tü. Tanrıverdiye
nasihatler etti. Farsların şakası olmadığını
eğer onu bir gören varsa ve polise bildirirse hepsinin işkencelerle
yok edilmesi gerçeğini biliyordu. Yaşlı adam kendisinin böyle
bir akıbete uğramasından korkmuyordu . Onun korkusu yaşlı
karısı , küçük kızı Elnaz ve oğullarıydı.
Ailenin her ferdi kendi canından önce sevdiklerinin canının düşünüyordu.
Tanrıverdi onları zor durumda bırakmayacağını ,
gideceğini , hasretlerine dayanamayıp bir ana ata kokusu almaya geldiğini
söyledi. Anası devamlı oğluna sarılıp defalarca öpüyor
, kokluyordu. Babasının gözleri doluyor böğrü yanıyordu.
Anası dün yaptığı çöreklerden oğluna yedirdi. Tanrıverdi
yerken anası gözleri yaşlıca oğluna bakıyordu. Bir
yandan da göz yaşlarını siliyordu. İki saat sonra Tanrıverdi
kıyafet değiştirmiş olarak Azerbaycan sokaklarındaydı...
Müge
Çetinkaya