Vatanımı Geri Verin – 1


1945 yılının başlarıydı. Başta Pehlevi'nin olduğu bu yönetim zamanında  Türklerin egemenliği ellerinden çıkalı 25 yıl olmuştu. Öz Türk yurtlarından biri olan Azerbaycan'da Fars hakimiyeti başlamış , Türk oldukları için zulm gören insanların ızdıraplar içinde kıvrandığı , tüm güçleri ile olmayan silahları ile direnmeye başladığı  zamanlar gelmişti. Silahları yoktu tek güçleri vardı Türklükleri. Türk olduklarını bilmek , Türk dili ile konuşup yazmak onların en büyük servetiydi.

 

İngilizlerin kuklası olan bir sözde lider başa geçmiş Türk varlığı Fars ve İngiliz politikaları altında eziliyordu. Tanrıverdi'nin babası Azerbaycan'ın  işgaline karşı direnen Türklerdendi. Tebriz'den göçmüşlerdi. Başlarından geçen Fars savaş uçaklarının çıkarttığı sesler o kadar derin ve keskin bir uğultu yaratıyordu ki küçük Elnaz her uçak geçtiğinde abisi Tanriverdi'nin kollarına atılıp gögsüne saklanıyordu. Küçük Elnaz bağımsızlık elden çıktıktan , Fars işgali başladıktan sonra doğmuştu. Mahallede ki çocuklarla arkadaşlık edemez özgürce oyunlar oynayamazdı. Her oyun oynadığında onu döver oyundan atarlardı. Çünkü o Türkçe konuşurdu !

 

Mahallenin erkekleri az ileride ki kahvehane'de toplanmışlar hararetlice konuşuyorlardı. İşgal başladığından beri onbinlerce canlarını kaybetmişler , binlerce gazileri olmuştu. Yetim ve dul kalan kadınların sayısı o kadar fazlaydı ki köylüler artan yokluğun büktüğü belleriyle kime erip yeteceklerini şaşırmışlardı. Herkes kendi ocağında pişenden bir kap bu dullara , yetimlere veriyordu. Ama yokluk öyle bir haldeydi ki açlıktan ölen bebeklerin ölüm haberleri alındıkça dini İslam olan bir kavmin bunlara sebep olduğunu görmek onlara bu zalimlerin Ermeni gavurundan farksız olduklarını öğretiyordu. Türk'e düşmanlığın o kadar keskin bir hali vardı ki dindaşları bile inandıkları dinin emirlerine aykırı davranıp onları öldürüp geçiyordu.

 

Bir yerlerde onların sesini duyacak birileri olmalıydı. Kendi kanlarından , kendi canlarından birileri olmalıydı.

 

Tanrıverdi'nin çocukluk arkadaşı ve amcasının oğlu Yaşar Azerbaycan'dan çıkalı çok olmuştu. Türkiye'de çalışıyordu. Bu ülkeye gitmiş orada evlenmiş her sene Azerbaycan'a , ailesini ve eş dostunu görmeye gelir olmuştu. Her geldiğinde de Türkiye'yi , Atatürk'ü , ay yıldızlı bayrağın bir Türk bayrağının özgürce semalarda nazlana nazlana dalgalanışını anlatıyordu. Türk bayrağının özgürce dalgalanmasının güzelliğini ve değerini en çok o bayrağın dalgalanmasına izin vermeyenlerin zulmü altında yaşayanlar bilirdi. Yaşar anlatıyor , herkes büyük bir zevkle sanki cennet anlatılıyormuşçasına dinliyordu.

 

 

Milli Hükümet'e resmen el konulmuş , faaliyetleri sonlandırılmıştı. . Pişeveri ve dava arkadaşları için çok zor günler başlamıştı. O Türk'ün milli iradesi zamanı kısacık geçse de özgürlükleri onlara çok görülmüştü. Tebriz'de ki üniversiteler kapatılmış , Türk dili tekrar yasaklanmıştı. Milletçi gençler sıra sıra tutuklanıyor , evleri basılıyor , ailelerine zarar veriliyordu. Hane halkından altmış , yetmiş yaşında ki nineleri dedeleri bile sorguya götürüyorlar, gözlem altında tuttukları  süre içinde su , ekmek verilmiyordu. Onlar en büyük suçu işlemişlerdi , Türklüklerine bağlı evlatlar , torunlar yetiştirmişlerdi. Pişeveri direniyordu. Önce kan kardeşimiz dedikleri Türkiye'ye bir temsili heyet gönderdi. Milli Şef İsmet İnönü ile görüşen Pişeveri'nin temsili heyetine  destek çıkılmadı. İnsanın kardeşi varsa düşmana gerek yok derlerdi ya...Pişereveri'de her koşulda her zorlukta direnişine devam ediyordu. Ve Kuzey Azerbaycan'a gidip Ruslarla temasa geçmeyi planladı , uyguladı. Belki Rus desteğini alabilirdi. Ruslar'a hesap sordu. Hazar petrollerinin peşinde ki Ruslar kabarmış iştahlarının kararttığı gözleriyle dinlemediler bile onu. Acı haber tez yayıldı. Pişeveri uydurma bir tirafik kazasına kurban gitmiş , şehit edilmişti...

 

Tutuklamalar aralıksız devam ediyordu. Kabus gibi geçen günler birbirini kovalıyor her geçen gün Türk'ün boynuna urgan olarak dolanıyordu. Bu işgali kabul etmesi yaratılışına kökten ters olan Türkler örgütleniyor , savaşıyorlardı. Her okulda Türk gençleri ellerinden canlarına kıyılarak alınan vatanlarının tekrar kendi ellerine geçmesi için üzerlerine düşenleri yapıyorlardı. Tanrıverdi'de bunlardan biriydi. Fars işgalini bir türlü sindiremiyor , 9000 yıllık Türk yurdunun ellerinden gitmesini kabullenemiyordu.Tanrıverdi koşa koşa eve gelmiş odasında ki kitapları toplayıp samanlığa koşmuştu. Annesi ve ev halkı bu işe bir anlam veremediler ilk önce. Bütün kitaplarını üç dört dakika içinde toplamıştı Tanrıverdi. Samanlığın içinde küçük bir od yakmış hepsini bunun içine atmıştı . O ateş kitapların hepsini yaktığı zamanda polisler evi bastı. Kapıyı açan ninesi polislere karşı direnmiş polislerde yaşlı kadını yere itip tekmelemişlerdi. Yaşlı kadının çığlığı ile eve koşanların hepsi polislerin cop darbeleriyle bağrışmaya başlamışlardı. Tanrıverdi'yi arıyorlardı. Annesi oğluna samanlıktan çıkınca eve gelmemesini , amcası Bayram'ın yürüyerek bir saat uzaklıkta ki evine sığınmasını söylemişti. Tanrıverdi evinden gelen çığlıkları duyuyor ama gidemiyordu. Koşmaktan nefes nefese kalmış , yüreği tıkanmıştı. Yolun solunda ki patikaya saptı. Oradan yeşilliklerin arasına saklandı. Tükenen nefesinin normale dönmesi için durmak zorundaydı. Değil yürüyecek nefes alacak hali bile kalmamıştı. Yere boylu boyunca uzandığında ardından gelenlerin ayak seslerini işitti. Polisler onu takibe almışlardı. Tanrıverdi polislerin seslerini duyunca yüreği dışarı çıkarcasına atmaya başladı. Eğer polisler onu yakalarlarsa tutuklayacaklar ve bütün bildiklerini anlatması için işkence yapacaklardı. Hiçbir arkadaşının adını vermezdi ancak onun tutuklanmasıyla öteki arkadaşlarına psikolojik baskı yapacaklarından ve iradesi zayıf çıkanlardan faydalanabileceklerini biliyordu. Yakalanmamalıydı. Polisler onu fark edemeden gittiğini sandıkları yoldan koşmaya devam ettiler. Tanrıverdi patikanın dört kilometre gerisinde ki  küçük çaya daldı. Yüzerek karşıya geçti ve amcası Bayram'ın bağına geldi. Polisler amcasının evini basmış bütün ev halkını sorguya çekiyorlardı. Farsça konuştukları için Yaşar'ın karısı polisleri anlayamıyor korkmuş ve şaşkın gözlerle etrafına bakınıyordu. Onun Türkiyeden gelmiş bir Türk olduğunu anlayan polisler davranışlarını zorunlu olarak biraz yumuşattılar. Yaptıkları zulmlerin canlı şahidi olan bu Türk kadınının yarın kalkıp ülkesine gittiği zaman bu yaşadıklarını anlatması onların dış itibarı üzerinde kötü etki yapacaktı. Çünkü onlar herzaman Türkler üzerinde yaptıkları bilinen işkenceleri yalanlıyorlar , Bağımsızlık hakkını öz yurdunda arayan Türkleri bölücü  olarak niteleyip zeytin yağı gibi üste çıkıyorlardı.

 

Tanrıverdi bütün bu olanları görmüş ve tekrar geldiği yöne doğru kaçmaya koyulmuştu. Okul arkadaşlarından son derece şuurlu bir Milletçi olan Ekber'in evine geldi. Ekber olanları duymuş onu kapıda karşılamış hemen yola koyulmuşlardı. Kaçmalıydı. Ekber onu kaçırmak için bekliyordu. Arazın önüne gelmişlerdi. Hiç düşünmeden suya atladılar. Araz çayı o kadar yükselmeye başlamıştı ki yüzmekte zorlanıyorlar , Ekber kah sırtına alıyor kah kolundan çekiyordu. Tam bir can pazarı yaşanıyordu. İkisi de tükenmişlerdi. Güçleri kalmamış , Ekber son gücüyle arkadaşını çekiyordu. Su ikisini de boğmak için yükseliyor sonra bunların altından aktığı Türk toprağının evladı olduğunu biliyormuşçasına şefkatle bırakıyordu. Bir saat içinde Araz çayını yüzerek Kuzey Azerbaycan'a geçmişlerdi.  Zeynep kadın Kuzey Azerbaycan'da Nahçıvan'da oturuyordu. Ekber'in ablası Zeynep'in evinde bir gece kalıp oradan Iğdır'a geçmişti. Iğdır'a tam Türkiye sınırına geldiklerinde Tanrıverdi tamamen tükendiğini hissediyordu. Ama ne olursa olsun artık Türk bayrağının salına salına dalgalanadığı Türk yurdundaydı. Ekber onun en yakın dostlarından biri ve dava arkadaşıydı. Onu Türkiye sınırından içeri soktuktan sonra gözleri yaşlanmış , bir süre ağlamıştı. Bu yaşanan ilk değildi. Binlerce genç tutuklanıyor , işkence ediliyor , kimi kaçmak zorunda kalıyor kimi kara toprak altında çürüyordu.

 

Bir hafta sonra Yaşar ve karısı Türkiye'ye dönmüşler bu tanık oldukları ağır sorgulama ve insanlık dışı aramalar nedeniyle sinirleri yıpranmıştı. Hele karısı Aycan bütün bu yaşadıklarının ve şahit olduğu diğer aşağılamaların gerçek olduğunun gözleriyle görmüş olmanın şokunu yaşıyordu. Farslar bilinçli bir Türk'ü yok etme siyaseti güdüyorlar ve bunu uyguluyorlardı. Tanrıverdi Yaşarların yanında kalmaya başladı. Ailesinden haber alamıyor akıbetlerini merak ediyordu. En son zihninde kalan görüntüler ve kulaklarında ki sesler anasının ve kardeşlerinin çığlıklarıydı. Tanrıverdi korkularında haksız değildi. Ninesi aldığı tekmelerin ağırlığı sebebiyle yattığı hastahane'de en fazla on iki saat yaşayabilmişti. Yaşlı kadın ölmüştü... Anası bu ard arda gelen acılarla Tanrı'ya kendisine güç vermesi için yalvarıyor namazlarına namaz ekliyordu. Her an evleri tekrar basılacakmışçasına korkulu gözlerle birbirini süzen kardeşleri okula gitmekten çekinmeye başlamışlardı. Çünkü artık abileri kaçak olmuştu. Abilerine yapamadıkları işkenceleri onlara yapmak için fırsat kollayan polis bu küçük çocukları okul yolunda çevirip tartaklıyordu.

 

Tanrıverdi kolaylıkla Türkiye Türkçesini konuşup yazabiliyordu. O kadar kısa zamanda öğrenmişti ki kendisi bile hayret ediyordu. Zaten aynı dili konuşuyorlardı. Öz dilleri tıpkı soyları gibi bir idi. Tek fark sözcüklerin söyleyiş şekillerinin ufacık aksak farklılıklarından ibaretti. Her gün gözlerini ilk açtığı zaman Yaşar'ın evinin karşısında ki okulda dalgalanan Türk'ün bayrağı ile göz göze geliyordu. Senelerdir görmediği hasret kaldığı sevgilisine bakar gibi , anasının memesinden erken ayrılmış yavrunun açlığı gibi bayrağı süzüyordu. Gözleri doluyor her baktığında bir Türk'ün en büyük mutluluğunun bayrağına bakması olduğunu hissediyordu. Bu özgürlüktü. O dalgalanadıkça , rengini Türk'ün kanından almış nazlı kızıl gelin süzüldükçe Tanrıverdi'nin de ruhu süzülüyor sanki göğe , bayrağın yanına uçacakmış gibi oluyordu.

 

Kendisi gibi Milletçi olup tek ülkülerinin kendi öz iradeleri altında , öz bayrakları altında yaşamak , öz dillerini konuşmak olan Türklerle sık sık toplanıyordu. Geniş bir çevre edinmişti kendisine. 1944 yılında Komünizm'e karşı ayaklanan Türk evlatları ile her gün bir araya geliyordu. Ona en büyük desteği verenler bu Türkçü gençlerdi. Türkiye'de , tek bağımsız Türk yurduda Komünist beyinlilerce Rus'a satılmak üzereydi. Vatanın bağımsız olmasının Türk'e tek nimet olduğunu bilmeyen , soysuzluklarının delili olan Komünizm'in peşine takılan hain kitler arsızca azmaya başlamıştı. Ama bu gayri Türklerce beslenen Komünizmin Türkiye temsilcilerinin hain emellerini durduracak büyük bir güç vardı. Gücünü Milli iradesinden ve şanlı kanından , şerefini tarihinden , ülküsünü yeryüzüne dağılmış Türk soyunun birleşmesinden alan şeref neferi Türk gençleri vardı. Bu şuurlu Türk neferleri 1944 yılının 3 Mayıs'ın da Ankara'da Komünizm'e karşı ayaklanmışlar , Türk'ün bağımsızlığı Moskofa satılamaz ! , Türk'ün bayrağı çiğnenip geçilemez ! , Türklük kızıl çizmeler altında ezilemez ! , Türk vatanı Kızıllaştırılamaz! diye ayaklanmıştı. Soyu karışık bazı bürokratların hezeyanları ile coşturulan satılmış beyinliler ve atlı polislerde bu masum Türkçü gençlerin üzerine saldırmışlardı. Türk'ün yurdunda Türk gencine darbe yapılıyordu. Binlerce genç yaralandı. Binlercesi kan revan içinde hastanelik oldu. Kimisi tutuklandı. Neden ? Komünizm'e karşı savaşmak ! . Yönetime cevher-i asliyesi Türk olmayanlar getirilirse sonuç bu olurdu. Türkler kendi vatanlarında Türk olduklarını ve öz iradelerini yabancı , emperyalist , kızıl köpeklere vermemek için haklı tepkisini bile getirilemezdi. Çünkü vatan Komünist itlere peşkeş çekiliyordu. Her yere Komünistler yerleşmişti. Öğretmenlikten avukatlığa kadar... Komünist bir öğretmenin elinden geçen öğrenci de ister istemez bu korkunç ve hain fikrin az çok tesirini taşıyacaktı. Komünistten öğretmen yapan hainler hey gidi satılmışlar , hey gidi Rus'un uşakları !...Tanrıverdi Komünizm'i de iyi tanımıştı. Kızılını Türkiye'de görmüştü , yeşilini işgal altında ki vatanı Azerbaycan'da..Vatanında İslamcı fikirlerin etkisi artmaya başlamıştı. Bu tabi ki İngiliz'in oyunu idi. Azerbaycan'ın güneyinde , kendi vatanında gözle görülür bir İslamcılık baş göstermişti. Gencecik insanlar kendi ana , babası gibi samimiyetle Tanrıya yalvarmıyorlar , başka emellere gitmek için ibadet edip örtünüyorlardı. Bu kişilikler en çok Farsların içinden çıkıyordu. Ha Kızıl ha Yeşil işte ikisi de Soy gerçekliğini tanımıyordu ya.. İkisi de birdi !.. Özünde milliyet gerçekliğini görmeyen her safsatanın ne kadar düzensiz olduğunu , ne kadar hayvani olduğunu biliyordu. Soyu ancak hayvanlar tanımazlar.  

 

Tanrıverdi Komünizm karşısında ki yerini aldı. Yaşar'ın dükkanında çalışıyor bir yandan da fikri mücadelesini veriyordu. Hem Güney Azerbaycan'ı , Fars işgalini anlaıyor hem Komünizmle her şuurlu Türk gibi savaşını veriyordu. Arkadaşları arasında da çok sevilen Tanrıverdi Emel adlı bir Türk kızına da aşık olmuştu. Onunla ilgili güzel hayalleri vardı. Bir gelecek kurmak istiyordu. Ama içinden bir duygu onu bu güzel gelecek planlarından kopartıyordu. Kendi bir gelecek kurmak için önce Vatanının geleceği olmalıydı. Esaret altında evlenmeyi sanki kendine yasak etmişti.. Ruhunun ve zihninin derinliklerinde bu şartlanışı bilinç dışı yaşıyordu. Üç seneye yakın Türkiye'de kalmıştı. Bu zaman süresinde çok olaylar gördü geçirdi. Çok savaşlar verdi. Fars zihniyetli insanların burada da olduğunu görmek onu şaşırttı. Cennet Türk vatanı Türkiye'de her türlü etnik özürlü , her türlü Milli şuur özürlü Türk'ün aleyhine çalışıyordu. İşin tuhafı yasaların bu pislikleri caydıracağına tam tersi bunların karşısında Türklüğü için direnenleri cezalandırıyordu !..

 

Sevdiği arkadaşı , köylüsü Ali'de tam bu sıralarda öldürülmüştü. Faili bulunmayan bir cinayete kurban giden arkadaşı Ali'nin anısı gözlerinin önünden gitmiyordu. Onun nasihatleri gerçekten dinleyene büyük bir hediyeydi. Bilgili bir adamdı Ali. Fars zulmünden kaçmış Türkiye'de tahsil yapmıştı. Geceleyin evine giderken kendisine önce küfür eden daha sonra çıkarttıkları bıçaklarla onun döşünü deşenlerin verdiği ifadelerin çelişkili olması sebebiyle işin üzerine düşen Türk emniyetinin bulduğu ip uçları bu cinayeti Fars gizli sevisine dayandığını tespit etmişlerdi. Tanrıverdi artık daha uyanık davranıyordu. Yaşamalıydı. Milleti için yaşamalıydı. İşgal altında ki vatanını geri almak için yaşamalıydı. Vatan hasretine dayanamaz olmuştu. Vatan hasretinin özü işgalin ve yıkımın acısına dayanamamaktı. Türkiye'de yaptığı savaşın gerçek bir savaş olmadığını silahlı bir mücadelenin tek ve son çare olduğuna inanmıştı. İşgal altında ki vatanına dönmeli ve savaşmalıydı. Ali'nin öldürülmesi onun kinine kin katmıştı. Yaşar'a ve öteki arkadaşlarına söylemeden gizlice kaçmak zorunda olduğu işgal altında ki vatanına yine gizlice giriyordu. Önce baba ocağına gidip senelerdir görmediği ailesini görecek sonra tutulup dışarı salınan dava arkadaşları ile birleşip savaşa başlayacaklardı. Sınırdan geçecek olan yük kamyonunun ardına saklanan Tanrıverdi kamyon şoförünün tertemiz bir Türk olması ve onun Türk olduğunu bilmesiyle iyi yaklaşmış ve esir bir Türk'ün işgal altında ki vatanına girişi yolculuk havasında geçmişti. Fars polisi sıkı bir arama yapmaya gerek duymamıştı. Şoför Osman'ı iyi tanıyorlardı. Uzun zamandır aynı yoldan geçip giden şoför Osman'ın patronları bu aç Fars polislerini iyi doyurmuşlardı. Rüşvete doyamayan Farslar artık şoför Osman'ın geldiğini gördüklerinde hiç arama yapmadan geçişine fırsat veriyorlardı. Hey gözünü sevdiğimin parası diye alaylıca şarkıya başlayan Osman'ın sesi kamyonu inletiyor yüreği biraz korku biraz endişe ile hızlıca atan Tanrıverdi'yi güldürüyordu.  İran sınırından içeri girmişlerdi artık. Tanrıverdiyi sınırın az ilerisinde indirdi. Gece sabaha dönmek üzereydi. Koşa koşa köyüne çıkan dağ yollarına saptı. Buraları çok iyi biliyordu. Çocukluğundan beri köyü ile köyünün öte yolları arasında koyun güder , kardeşleriyle yakalamaca oynardı. O zamanlar bu merakının ona fayda sağlayacağını nereden bilebildi ? Bir saat geçmişti köy görünmüştü. Üç seneden sonra ocağını görmüş , yüreği dışarı çıkacakmış gibi atıyordu. Evinin içinden dışarıya süzülen bir ışığı fark etti. O kadar net dışarı süzülüyordu ki.. Sabah ezanı okunmuştu. Belli ki ana , baba ve kardeşleri namaza duracaklar , kalkmışlardı. Yaklaşık on dakikalık yolu kalmıştı. Bunu da hızlıca aşıp evinin kapısında bitti. Kapıyı sessizce yumrukluyor her attığı yumruk yüreğinin atışıyla karışıyordu. Babasının ayak seslerini işitti. Yaşlı adam sanki oğlunu bekliyormuşçasına kapıyı sormadan açtı. O an göz göze baktılar. İkiside donmuştu. Babası bıraktığından daha çok yaşlanmıştı. Saçlarının hepsi ak olmuş tek bir kara saç teli kalmamıştı. Tanrıverdi babasının boynuna atıldı sonra ellerine. Yaşlı adam 'Oğlum !!' diye bağırıyordu. Bu karşılaşmanın hararetini hisseden ev halkı kapıya koşmuşlardı. Küçük Elnaz , anası , kardeşleri hepsi Tanrıverdi'yi görünce sarılmış bütün aile tek yumak olmuştu. İnsanın ailesinden , baba ocağından ayrı kalması o kadar büyük bir yalnızlıktı ki.. İçi bomboş sanki dünya ile hiçbir bağı yokmuşçasına bir yıkım yaratıyordu. Senelerce esaret altında yaşamanın verdiği psikolojik ve maddi ezikliklerden sonra bir de ana , ata , kardeş hasreti eklenmişti. Bazan bu yokluklarda nasıl ayakta kalabildiğine şaşırıyor kendi kendine bu dayanma gücü atalarımın direncinin bir yansımasıdır diyordu. Tanrıverdi evlenmemişti , çocuğu yoktu. Onun bir sevgilisi vardı. Ama elinden çalmışlardı. Sevgilisinin adı VATAN'dı !.... Vatanı işgal edilmiş bir Türk'ün aklına evlenmek en son geliyordu. Çünkü onların geleceği yoktu. Yabancı bayraklar altında Türk'ün geleceği olamazdı. O da evlenmek isterdi ama Türk'ün öz iradesi altında yaşadığı vatanında...

 

Yumaklaşmış aile evin içinde de birbirinden bir türlü ayrılamadı. Şimdi ailenin içinde bambaşka bir korku vardı. Fars polisleri her an bir haber alıp evi basabilir Tanrıverdi'yi idama götürebilirlerdi. Gözleri hasretle dönmüş aile fertleri bunu düşünmek bile istemiyor sanki oğulları tatile yanlarına gelmiş gibi kucaklaşıyor , öpüşüyorlardı. Babası aklı başında bir Türk'tü. Tanrıverdiye nasihatler etti. Farsların şakası olmadığını eğer onu bir gören varsa ve polise bildirirse hepsinin işkencelerle yok edilmesi gerçeğini biliyordu. Yaşlı adam kendisinin böyle bir akıbete uğramasından korkmuyordu . Onun korkusu yaşlı karısı , küçük kızı Elnaz ve oğullarıydı. Ailenin her ferdi kendi canından önce sevdiklerinin canının düşünüyordu. Tanrıverdi onları zor durumda bırakmayacağını , gideceğini , hasretlerine dayanamayıp bir ana ata kokusu almaya geldiğini söyledi. Anası devamlı oğluna sarılıp defalarca öpüyor , kokluyordu. Babasının gözleri doluyor böğrü yanıyordu. Anası dün yaptığı çöreklerden oğluna yedirdi. Tanrıverdi yerken anası gözleri yaşlıca oğluna bakıyordu. Bir yandan da göz yaşlarını siliyordu. İki saat sonra Tanrıverdi kıyafet değiştirmiş olarak Azerbaycan sokaklarındaydı...
 

Müge Çetinkaya