ABD-İRAN GERGİNLİĞİNDE YENİ BİR DÖNEM :

ABD-AB YAKINLAŞMASI

Arif Keskin*

 

Giriş
 
“İran’ın nükleer güç olmasına izin verilmemesi” konusunda AB ve ABD arasında ortak bir bakış açısı olsa da bu sorunun nasıl çözüleceği konusunda fikir  birliğinin olmadığı bilinmekteydi. AB ve ABD tarafından yapılan açıklamalar, ortak bir bakış açısına sahip olma doğrultusunda ciddi ilerleme kaydettiklerini göstermektedir. Yetkililerin açıklamaları “ABD’nin İran’ın nükleer uranyum zenginleştirme teknolojisinden tümü ile vazgeçtiği takdirde Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesini engellemeyeceğini  ve Airbus uçaklarının alımına koymuş olduğu ambargoyu kaldıracağı;  buna karşılık AB’nin ise İran ile müzakereler istenilen sonucu vermezse İran nükleer  dosyasının  BM Güvenlik Konseyi’ne  gönderilmesine karşı çıkmayacağı”  yönündedir.[1]  Söz konusu gelişme ABD ve AB’nin İran konusunda ortak bir bakış açısına sahip olma eğilimi olarak algılanabilir.[2]  İran-ABD ilişkilerinin “askerî çatışma” gibi felaket senaryoları ile sonuçlanabilecek bir olgu olması nedeniyle; İran için AB’nin bu yaklaşımı hayatî önem taşımaktadır.
ABD dışındaki dünya ülkelerinin desteğine ihtiyacı olan İran için,  AB ve ABD’nin yakınlaşma eğilimleri olumsuz bir gelişme olarak yorumlanabilir. Buna karşılık ABD ve AB arasındaki yakınlaşma ne kadar gelişme gösterebilir sorusu gündemdedir. Bu soruyu yanıtlamak için  “ABD’nin İran politikası nedir?”, “AB ve ABD’nin İran politikaları farklı mıdır?”,  “Bu farkın mahiyeti nedir?”, AB’nin ABD’ye rağmen İran’la yakınlaşması ve bu ilişkinin ilerlemesi ne kadar mümkündür?” gibi soruları yanıtlamak gerekmektedir. Yazımızın amacı yukarıdaki sorulara cevap aramaktır.

 

ABD-İran İlişkisi: İki Ülkenin Dış Politika Çıkmazı

 

                          ABD-İran ilişkileri, İran siyasî hayatında, gündemin en önemli ana konusu olma özelliğini sürdürmektedir. 11 Eylül’den sonra İran’ın iç ve dış politikasının en önemli belirleyici faktörü İran-ABD arasında var olan sorundur. İran-ABD ilişkisi İran dış politikasını bir “kriz yönetimi” hâline getirmektedir. İran çevresindeki değişimler ABD merkezli değişimlerdir ve söz konusu gelişmelerde ABD başat unsur olduğu için, temel amacı bu gelişmelerden İran’ı dışlamak veya İran etkisini en aza indirmektir. Bu politikanın sonucu olarak, İran, bu gelişmelerde fırsat aramak yerine kendine yönelik tehdidi en aza indirmeye çalışmaktadır. Eğer bu bakış açısı ile İran’ın çevresindeki olaylara bakarsak durumu daha net görebiliriz:

     •                    İran, Taliban rejimini kendi millî güvenliğine tehdit olarak görüyordu. Taliban’ın devrilmesi ise İran’ın bu sorununu çözmedi. ABD’nin Afganistan siyasal denkleminde başat unsur olması İran için bir tehdittir.

     •                    İran, Saddam rejimini kendine yönelik bir tehdit olarak görse de bu rejimin ABD tarafından devrilmesini de kendine yönelik bir tehdit olarak algılamaktadır.

     •                    İran, ABD’nin Orta Asya ve Kafkasya’ya yerleşmesini ve buna ek olarak Rusya’nın NATO’ya ve ABD’ye yakınlaşmasını da tehdit olarak değerlendirmektedir.

 

Yukarıdaki gelişmelerde yer alan İran’ın tehdit algılamasının ana nedeni ABD faktörüdür. ABD ve İran arasındaki gergin ilişkiler, İran dış politikasını çıkmaza sokmaktadır ve İran’ı dış politikada sürekli buhranlarla karşı karşıya getirmektedir. İran’ın dış politikasına yön veren temel eğilim, fırsat aramak ve bu fırsatları değerlendirmek yerine, tehdit faktörlerini en aza indirme çabasıdır.

 

ABD’nin Irak’a yerleşmesi ve katettiği mesafe, İran İslam Cumhuriyeti’ni çıkmaza sokmaktadır. İran için, Irak Savaşı sırasında ve sonrasında oluşan tablo ürkütücüdür. İran’ın karşısında BM’yi ciddiye almayan, müttefiklerini önemsemeyen, askerî operasyona hazır ve güçlü bir Amerika bulunmaktadır. Böyle bir Amerika’ya meydan okumak ve maceracı politikalara girişmek son derece tehlikelidir. Ayrıca İran yönetimi, devrimin ilk yıllarında sahip olduğu meşruiyete sahip olmadığının bilincindedir. Bu açıdan bakıldığında İran, kendi halkına dayanarak Amerika’ya karşı uzun süre  direnemeyeceğinin de farkındadır. Üstelik İran, İkinci Körfez Savaşı’nda Irak halkının Saddam rejimine sahip çıkmadığını ve savaş sırasında tarafsız kaldığını da görmüştür. Ayrıca, ABD’nin askerî hedefi olması durumunda, kurduğu savunma ve güvenlik ittifaklarının işe yarayamayacağının bilincindedir ve er geç ABD’nin askerî hedefi haline gelme endişesini taşımaktadır. ABD’nin Afganistan ve  Irak’a yerleşmesi ile İran “ABD askerî kuşatması” ile çevrelenmiştir.

İran içinde bulunduğumuz dönemde ABD ile diyaloğa hazırdır.[3] Ancak bu diyalogdan zararlı çıkmaktan korkmaktadır. İran’a göre ABD, İran üzerinde hegemonya kurma ve rejimini değiştirme niyeti taşımaktadır. “Biz ABD ile ilişkiye girmek adına Afganistan, Irak ve Lübnan’da ABD’ye yardımcı olduk ancak hiçbir fayda sağlayamadık” şeklinde ifadeler kullanan birçok İranlı analizci ve politikacı bulunmaktadır. İran’ın ABD politikasını çıkmaza sürükleyen temel faktör güven olgusudur.[4]

 

İran İslâm Cumhuriyeti’nin varlığını korumak isteyen muhafazakârlar, ABD-İran gerginliği nedeni ile bunu uzun süre garanti edemeyeceklerini ve bu nedenle ABD ile diyaloğa girmenin bir zorunluluk olduğunu açıkça ifade etmektedir. Muhafazakârlar,  ABD ve İran arasındaki sorunun çözümlenmesini, İran siyasî sisteminin devamı için bir zorunluluk olarak kabul etseler de, bu sorunun çözümüne yönelik diyaloğun “nasıl,” “ne zaman” ve “kimin vasıtası ile” kurulacağı önemli bir tartışma konusudur. Dış politika alanında inisiyatifi elinde bulunduran muhafazakâr blok, ABD-İran diyaloğunun reformistler aracılığı ile yapılmasına ve uluslararası sistemin baş aktörü tarafından reformistlerin muhatap olarak alınmasına karşıdır. ABD’nin “İran’da demokratikleşmeden” yana açıklamaları ve muhafazakârların meşruiyetlerini sorgulaması, muhafazakârları bu ilişkinin yolunu tıkamakta ısrarlı kılmaktadır.[5] Ancak bu, İran iç politikasına da bir sorun olarak yansımaktadır.

İran yönetiminin şu safhada içinde bulunduğu durum “hem ABD ile ilişkileri normalleştirelim hem de rejimi koruyalım” şeklinde özetlenebilir. İran'ın iç ve dış politikası şimdilik bu çıkmaza odaklanmıştır. Bu çerçevede ABD’ye güvenebilmek için, bloke edilmiş sekiz milyar doların  geri verilmesini, tüm ambargoların kaldırılmasını, uluslararası sistemde İran karşıtı faaliyetlere ve rejim değişimi yönündeki çabalara son verilmesini istemektedir.

ABD'nin İran politikasını tanımlamak  zordur. ABD,  nasıl bir İran istediğini net olarak bilmektedir. Ancak istediği İran'ı nasıl kuracağı konusunda belirli bir politikası mevcut değildir. Başka bir ifade ile ABD, İran konusunda taktik düzeyde bir sorun ile karşı karşıyadır. ABD, "İran İslam rejimini yıkma ve onun yerine kendine bağımlı bir yönetim kurma” arayışı içinde olsa da bu amacı gerçekleştirmek için  yeterli olanaklara sahip olmadığının farkındadır.  İran’da "rejimi devirmek" kolay olmadığı için ABD’nin İran politikası “ baskı yapmak- akıllılaştırmak- ilişki kurmak” , “devirmek” ve “işbirliğine girmek” gibi çelişkili eğilimler arasında gidip gelmektedir. 1979’dan günümüze kadarki çeyrek asırda ABD’nin İran'a yaptıklarından sonra İran İslam Cumhuriyeti’nin var olması ABD’nin İran politikasını tartışmalı hale getirmektedir.

  ABD İran konusunda paradoksal  politik eğilimler gösterse de 1979'dan günümüze kadar genel çizgiyi "İran'ın iç ve dış politikada davranışları değişsin" şeklinde özetlemek mümkündür. ABD’nin amacı İran’ın siyasal davranışlarını değiştirerek onu kendi hegemonyasındaki  uluslararası sisteme entegre etmektir. ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları, İran İslâm Devrimi heyecanının tükenmesinde ve yeni İran’ın ekonomik-toplumsal sorunlar ile karşılaşmasında rol oynamıştır. Diğer taraftan İran dış politikasında ABD unsuru sınırlılık olgusu olmuştur.

ABD'nin İran rejimine yakınlaşmasındaki en büyük engel, İran rejiminin "ABD paranoyasına" sahip olmasıdır. Söz konusu durum aşırı kapalılık olgusunu doğurmaktadır. Başka bir ifade ile ABD günümüzdeki dönemde İran ile ilişki kursa da, rejimin yapısı itibari ile yönetimi kendi stratejik çıkarları doğrultusunda yönlendirme şansı çok azdır. ABD’nin İran’a yönelik politikalarını etkileyen diğer önemli olgu ise İran rejiminin meşruiyet krizidir. ABD, İran rejiminin halk içinde meşruiyetini ciddi şekilde yitirdiğinin farkındadır ve bu iç meşruiyet krizi ile uzun süre devam edemeyeceğini düşünmektedir. ABD açısından  İran rejimi ile yakınlaşmak, ona meşruiyet sağlamak ve onun ömrünü uzatmak anlamına   gelmektedir. 

ABD’nın İran politikasını etkileyen diğer bir önemli etken ise İsrail faktörüdür. Saddam devrildikten sonra İsrail, İran’ı “birinci düşman” olarak nitelendirmiştir. İsrail’in güvenliğinin ABD dış politikasındaki etkisi düşünüldüğünde İsrail faktörü iki ülke  arasındaki ilişkinin ilerlemesine önemli bir engel olmayı sürdürmektedir.

İran ile ilişki kurma potansiyeline sahip olmayan ABD, 11 Eylül öncesi  İran’ı sınırlandırıp   zayıflatmak niyetinde olduysa da,  ona “idare eder” mantığı ile yaklaşıyordu. Ancak 11 Eylül’den sonra ABD’nin İran politikası “idare eder” mantığının dışına çıkarak farklı bir düzeye gelmiş ve “terörün karşısında durmak” ABD dış politikasının temel ilkelerinin içinde yer almaya başlamıştır. 11 Eylül'den sonra Bush yönetimi taktik düzeydeki engelleri silahlı müdahale yolu ile aşmaya  çalışmaktadır. Bu bağlamda Afganistan ve Irak yönetimini değiştirmiştir. Söz konusu durumun İran için de geçerli olabileceği ise son günlerde gündeme gelmiştir. ABD, İran karşısında “ya değişeceksin ya da değiştireceğim” politikasını izlemektedir. 11 Eylül’den sonra ABD’nin İran politikasında “hızlı değişim” ve “sertlik” öğeleri artırılmıştır. Halen İran çevresinde oluşan ABD hareketliliği İran’daki değişimi hızlandıracak mahiyettedir.

 

AB ve İran

 

Avrupa ülkelerinin İran ile tarihî bağları mevcuttur. Avrupa ülkeleri İran’a, Orta Doğu’da 1945’ten sonra nüfuz kazanan ABD’den çok önce, 16. yüzyılda girmişlerdir. İran Avrupalılar için Türkleri dengelemek ve genişlemesini engellemek için önemli bir unsur olmuştur. İran’ın tarihî, kültürel ve jeopolitik konumu Avrupalılar için her zaman önemli olmuştur. Avrupalıların İran üzerindeki politikaları, İran’ın siyasî hayatını belirlemede önemli rol oynamıştır. İkinci Dünya Savaşı’na kadar İran’daki yabancı hegemon güç olan Avrupalılar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu gücü ABD’ye devretmişlerdir. İran’daki nüfuzlarını ABD’ye kaptırmış olsalar da Avrupalılar, İran ile iyi ilişkiler sürdürmek istemişlerdir. AB-İran ilişkileri 1979 İslâm Devrimi’nden bu yana gergin bir evre geçirmektedir. İran’ın insan hakları ihlâlleri, terörizme desteği, Orta Doğu Barış Sürecini engellemeye çalışan tutumu, kitle imha silâhlarına sahip olma çabası ve Salman Rüştü konusu, İran-AB ilişkilerinde her zaman gerginlik kaynağı olmuştur. Nitekim 1989’da Salman Rüştü hakkındaki Humeyni’nin ölüm fermanı, AB ülkeleri ve İran arasındaki ilişkileri gerginleştirmiştir. 1989’da Rafsancani’nin Cumhurbaşkanı olması dış ilişkilerde yeni bir dönem başlatacağı umudunu vermiştir. Rafsancani, pragmatist söylemlerle AB ülkeleri ile iyi ilişki kurma eğilimi göstermiştir. Rafsancani’nin söylemleri ve 1990’da Kuveyt’in Irak tarafından işgal edilmesi, AB-İran ilişkilerinin iyileşmesine neden olmuştur. Bu iyileşmenin devamı olarak 1992’de AB ülkeleri, İran ile ilişkilerinde yeni bir dönemi başlattıklarını bildirmişlerdir. Bu yeni politika “Eleştirel Diyalog” olarak adlandırılmıştır. “Eleştirel Diyalog” politikasının sonucu olarak AB, İran ile ilişkilerini sürdüreceğini ancak bu ilişki süresince İran’la ilgili rahatsız olduğu konularda İran’a baskı yapacağını bildirmiştir. AB ülkeleri, insan hakları ihlâlleri, terörizme verdiği destek, kitle imha silâhları ve Orta Doğu Barış Süreci konusunda İran’a baskı yapacaklarını ve İran’ın bu konularda davranışlarını değiştirmesini isteyeceklerini ilân etmişlerdir. 1997’de Almanya’nın Mikonos kentinde İran Devleti, Almanya’da rejim muhaliflerine karşı terör eylemi düzenlemesi nedeni ile mahkeme tarafından suçlu bulunmuştur. Söz konusu durum İran ve AB üyeleri arasında yeni bir gerginlik sebebi olmuştur. Bu politikanın sonucu olarak AB ülkeleri İran ile aralarındaki diplomatik ilişkilerini en aza indirmişlerdir. Ancak 1997’de İran’da Hatemi’nin iktidara gelmesi İran-AB ilişkilerinin yeniden canlanmasına neden olmuştur. Hatemi’nin iç politikada sivil toplum, özgürlük ve demokrasi;  dış politikada ise “tansiyonu düşürmek” ve “medeniyetler diyaloğu” söylemleri, AB ülkelerinin İran ile ilişkilerinin yeni bir döneme girmesini sağlamıştır.[6] AB’nin İran politikası reformistlere endekslenmiştir. AB üye ülkeleri, İran siyasî sistemi içinde reformistleri muhatap olarak görmeye başlamışlardır.

 

AB ülkeleri içinde İran ile ne tür bir ilişki kurulması konusunda bir fikir bütünlüğü yoktur. İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkeler İran ile koşullu ilişki kurulmasından yanadır. Yunanistan ve İtalya gibi ülkeler sadece ticarî bağlamda ancak koşulsuz ilişki kurulması taraftarıdır. AB'nin İran ile ilgili kararı koşullu ilişki olarak algılanmalıdır. İnsan hakları, terörizm, kitle imha silâhları ve İran'ın bölgesel politikası bu koşullar içinde sayılmaktadır.

 

AB ve ABD’nin İran’dan siyasî talepleri (iç ve dış politikada) aynı olsa da bu siyasî amaçları gerçekleştirmek için farklı metotlar benimsemişlerdir. AB’ye göre İran uluslararası sisteme entegre edilmelidir. İran’ın uluslararası sisteme entegre olmasının yolu diyalog ve yapıcı ilişkilerin kurulmasından geçer. ABD de İran’ın uluslararası sisteme entegre olmasını istemekte ancak bu hususta AB’den farklı bir politika takip etmektedir. ABD baskı, tecrit, ambargo ve ilişkilerin askıya alınması yolunu tercih etmiştir. AB’ye göre ABD’nin politikası İran’ı akıllandırmamakta, tam tersine onu daha radikal bir çizgiye itmektedir. İran’a uygulanan baskı onu uluslararası sistemden dışlar ve bu İran’ın radikalleşmesine yol açabilir. AB’ye göre İran ile diyalog ve ilişki kurulmalı ve İran’ın “akıllılaştığı” oranda ilişkilerin geliştirilmesi ve derinleşmesi politikası takip edilmelidir. Yukarıda anlatılanların mantıksal sonucu olarak AB, İran ile ilişki kurmak ve onu diyalog ile akıllandırmak yolunu seçmiştir. AB, İran ile, insan hakları ihlalleri, terörizm, kitle imha silâhları, Orta Doğu Barış Süreci ve bölgesel istikrar konusunda sürekli eleştirel diyalog içinde olduğunu bildirmiştir.

 

AB, ABD’nin “çifte çevreleme” politikasının tam aksi yönünde davranmıştır.[7] 11 Eylül’den sonra İran’ın “Şer Ekseni” bağlamında değerlendirilmesini kabul etmemiştir. AB, İran konusunda ABD’den farklı bir politika geliştirmeye çalışmış olduğu hâlde, İran-AB ilişkileri derinleşememiştir. İran-AB arasında var olan iç ve dış politikadaki sorunlar ve fikir farklıkları bu ikili ilişkinin derinleşmesini engellemiştir. Çünkü ABD gibi AB de farklı bir İran arayışındadır ve günümüzdeki İran’ı değiştirmek istemektedir. Sadece bu değişim için geliştirdiği politikalar ABD’den farklı olmuştur. Nitekim AB-İran arasındaki siyasî ilişkiler istenildiği düzeyde gelişmemiş, bunun yanında bütün ikili ilişkiler ekonomik, özellikle de ticaret merkezli oluşmuştur.

Irak'ın işgali ve müteakiben daha sık gündeme getirilen Büyük Orta Doğu Projesi, AB ve ABD arasında gizli bir küresel rekabetin doğmasına sebep olmuştur. AB, ABD'nin kendi hegemonyasını kurarak yeni bir dünya düzeni arayışına olumlu bakmamaktadır. İran jeopolitik konumu ile bu bağlamda çok önemlidir. Dolayısıyla AB, İran'ın ABD'nin hegemonyası altına girmesini istememektedir.

İran-AB ilişkisi küresel sistemin mahiyetinin değişmesi ile şekillenen bir gelişmedir. İran, AB ve ABD arasında, özellikle Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra artan, çıkar ve görüş farklılıklarından yararlanmak istemektedir. İran, AB’ye yakınlaşarak ABD’yi İran karşısında yalnızlaştırmak istemektedir. Bu durum, ayrıca, İran için göreceli bir uluslararası destek sağlamaktadır.[8] Söz konusu politika, sonuçta ABD’nin İran’ı tecrit etme ve ambargo uygulama politikasını yenilgiye uğratabilir. Üstelik  AB-İran yakınlaşması ekonomik kaynak ve sanayi transferi bağlamında İran için ciddî yardım kaynağı olabilir.

 

İranlı yetkili ve analizcilerin kafasını “AB, İran-ABD gerginliğinde İran’a ne kadar yardımcı olabilir?” veya “İran–ABD gerginliği sürdüğü sürece AB-İran ilişkileri ne kadar ilerleyebilir?” soruları her zaman meşgul etmektedir.[9]  İran; ABD'nin yarı-hegemonyası bağlamında uluslararası sistemin mahiyeti gereği,  AB ile ilişkilerinin çok istikrarlı olacağına güvenmemektedir. ABD ve İran arasındaki gerginliğin çözülmesinde veya azaltılmasında AB’nin İran'a yardımcı olmadığı ve bundan sonra da olamayacağı düşünülmektedir. ABD-İran gerginliği AB-İran ilişkilerinde gerçekleşebilecek olası bir derinleşmeyi ve ilerlemeyi de engellemektedir. Ayrıca AB'nin İran ile ilişkilerini geliştirmesinde koşul olarak sunduğu mevzular, ABD'nin İran’dan istedikleri ile örtüşmektedir. Başka bir ifade ile, AB’nin ve ABD'nin "nasıl bir İran" istedikleri konusunda hemfikir oldukları görülmektedir. Bu durum AB-İran ilişkilerinin ilerlemesini engelleyebilir.

 

AB ve ABD’nin İran  Politikalarının Ortak Paydaya Oturma Sebepleri

Irak Savaşı, Atlantik ötesi ilişkilerin gerginleşmesine sebep olmuştur. Söz konusu gerginliğin, ne AB’nin ne de ABD’nin olumlu baktığı bir süreç olmadığı bilinmektedir. Bu gerginliği ortadan kaldırmak niyeti var olmasına rağmen, ABD’nin saldırgan politikaları  yakınlaşma koşullarının ortaya çıkmasına fırsat vermemiştir. Yakın zamanda Orta Doğu’daki bazı gelişmeler AB ile ABD’nin yakınlaşmasına olumlu katkıda bulunmuştur.

 

ABD’nin ve AB’nin Orta Doğu’da ilk yakınlaşma eğilimleri Yaser Arafat’ın ölümünün ardından İsrail ve Filistin sorunun çözümü konusunda olmuştur. 9 Ocak 2005’te  seçimlerin gerçekleşmesi, Mahmut Abbas’ın Devlet Başkanı olarak seçilmesi ve günümüze kadar da başarılı bir performans sergilemesi AB ile ABD’nin işbirliğinin sonucu gerçekleşmiştir. AB, İsrail ve Filistin sorununda barışın sağlanması ve Filistin devletinin  kurulmasını istemiştir. AB, Irak konusunda ABD’ye “ Irak’ı Iraklılara devredin” baskısı yapmıştır. 30 Ocak’ta demokratik bir seçimin gerçekleşmesi AB ülkelerini ciddi şekilde memnun etmiştir. Irak’taki seçimlerin başarılı gerçekleşmesi ABD ile  AB’nin yakınlaşmasına önemli katkıda bulunmuştur. Bir diğer işbirliği alanı Lübnan olmuştur. AB ve ABD, Suriye’nin Lübnan’dan askerlerini çekmesini istemiş ve bu bağlamda da başarılı olmuşlardır.

 

Filistin, Irak ve Lübnan’daki işbirlikleri AB ve ABD’ye önemli dersler vermiştir. Yukarıdaki tecrübelerden yola  çıkarak İran sorunu konusunda da ortak bir bakış açısına sahip olabilirlerse sorun daha kolay çözülebilir. İran nükleer programı konusunda ABD ve AB arasındaki oluşan fikir birliği bu durumun göstergesidir.[10]

AB, İran sorununu ABD’nin inisiyatifine bırakmak istemese de, bu bağlamda ciddi güçlükler yaşamaktadır. AB'nin karşı karşıya kaldığı güçlük İran'ın iç ve dış politikada değişime niyetinin ve iradesinin olmamasıdır. İran AB’nin isteklerini ciddiye almamış ve bu sürecin sonucu olarak AB,  ABD ile yakınlaşma yoluna gitme işaretlerini göstermiştir. AB’nin değişmesi, İran’ın diplomatik yollar ile değişme niyetinin olmadığına olan umudun azalmasının da bir göstergesi olarak yorumlana bilir.

Sonuç

İran’ın önünde çok karmaşık bir yol açılmıştır. ABD ve AB arasında ortak bakış açısı, İran için  fırsatlar ve tehditler içeren bir olgu olarak yorumlanabilir. İran, AB ile müzakeresini başarı ile yönetebilirse  ve bu süreç sonucu yeniden AB’yi kendi yanına çekebilirse rejimin bekasını güvence altına alma şansı yükselebilir. Ama AB ile olan müzakeresi başarısızlıkla sonuçlanırsa İran çok kötü senaryolar ile karşılaşabilir. Çünkü ABD, İran ve AB arasındaki müzakerelerin başarısızlığını beklemektedir.

Muhtemel zarar ve çıkar hesabı açısından bu sürece bakıldığında, İran’ın zararlı çıkması çok yüksek ihtimaldir. Çünkü İran ne Filistin’deki süreçten ne de Lübnan’daki olaylardan memnundur. Ancak AB ve ABD’nin bu alanlardaki yakın dönemdeki ortak tutumu İran’ın olaylara müdahale etme güç ve kapasitesini azaltmaktadır.

AB ve ABD, İran konusunda istediklerini yaptırıp başarılı olurlarsa İran’a yönelik ortak çalışmalarını  “terörizm”, “Orta Doğu Barış Sürecini engellemek” ve “insan hakları” konusunda da yürütebilirler. Başarısız oldukları takdirde ise,  İran nükleer konusu BM Güvenlik Konseyi’ne taşınabilir.

Yakın zamandaki gelişmeler ışığında bakıldığında İran’ın AB ile olan diyaloğu “sırat köprüsü”nde yürümeye benzemektedir. İran’ın bu köprüden nasıl geçeceği önemli bir soru olarak karşımızda durmaktadır. İran’ın, sürekli suçlandığı “insan hakları ihlalleri, terörizm, kitle imha silâhları, Orta Doğu Barış Süreci ve bölgesel istikrar”  mevzularına yönelik davranışlarını değiştirme zamanının geldiğini söyleyebiliriz.  İran’ın bu süreci, politikalarında değişiklik  ve ayarlamaları yapmakla atlatma şansına sahip olduğu düşünülmektedir.

 

 

 

 

 



* İran Araştırmaları, Uzman, E- Posta:  akeskin@avsam.org

[1] İran yetkililerinin ABD’nin önerilerine yanıtı gecikmedi. İran Cumhurbaşkanı Hatemi “ hiçbir ayrıcalık karşısında nükleer teknolojiden vazgeçmeyeceklerini, uranyum zenginleştirme çalışmalarını geçici olarak askıya aldıklarını ve bu teknolojiyi bırakmayacaklarını”   bildirdi. İSNA isimli İnternet Haber Sitesi, 17 Mart 2005,

http://www.isna.ir/Main/NewsView.aspx?ID=News-507057,

[2]

[3] İran’ın  ABD ile diyaloğa hazır olduğu birçok İranlı yetkili, örneğin  geçen aylarda Maslahat Konsey Başkanı Haşimi Rafsancani tarafından dile getirilmiştir. Bu konuda en son İran Dışişleri Bakanı Harrazi  açıklama yapmıştır. Harrazi açıklamasında “İran’a yönelik bütün ambargoların kaldırılması iki ülke arasında diyalog ortamı oluşturabilir”  demiştir. İSNA isimli İnternet Haber Sitesi, 16 Mart 2005,

 Bu konuda bkz. http://www.isna.ir/Main/NewsView.aspx?ID=News-506544

[4] Hasan Vaezi isimli analizci tarafından kaleme alınan İran ve Amerika isimli  kitap Muhafazakâr bloğun bakışını çok güzel bir biçimde anlatmaktadır. Yazara göre “ABD ve İsrail’in İran stratejileri;  millî gücünün zayıflatılması , jeopolitik ve jeostratejik öneminin azaltılması ve  İslâm Devrimi’nin   dönüştürülmesi” esasında sekilenmiştir.

İran rejiminin yöneten kesiminin ABD-İran ilişkisi algılamasını öğrenmek için bkz.

Hasan Vaezi, İran ve Amerika, Suruş Yayınevi, Tahran, 1379.

[5] İran’daki  Muhafazakârların ABD ile diyaloğa hazır olmalarının en önemli göstergesi Rafsancani’nin konuşmalarıdır. Rafsancani Muhafazakâr bloğun en etkin simalarından biridir. ABD ve İran arasındaki sorunun çözülmesini önermektedir. Baztab isimli Haber ve Yorum İnternet Sitesi, 20 Şubat 2005, http://www.baztab.com/news/21400.php

[6] Esger Ceferi Veldani, “İran ve Urupa :Ez Gofteguy-e Entegadi ta  Moşareket-e Ektesadi, Mecelley-e Siyaset-e Xareci”, Cilt 15, Sonbahar, 1999,   s.235

[7] Veldani, s.246

[8] Ahmet Behşayeşi, Usul-e Siyaset-e Xariciy-e Cumhuriy-e Eslami, Avay-e Nur Yayınevi, Tahran, 1379, ss.156, 157.

[9]  İran’ın  AB’ye olan güvensizliği  İran Yüksek Güvenlik Konseyi Sekreteri olan Hasan Ruhani tarafından kaleme alınmış kitapta açıkça belirtilmiştir: Bkz. Hasan Ruhani, Engelab-e İslami: Rişeha ve Çaleşha, Merkez-e Pejoheşhayı Mecles, Tahran, 1376.

[10] İran nükleer programı çerçevesinde oluşan tartışmalar için bkz. Arif Keskin, “İran’ın Nükleer Çabaları: Hedefler, Tartışmalar ve Sonuçlar”, Stratejik Analiz, Cilt 5, No 59, s.29.